Bu gün Türkiye'de yaşanan tartışmaların temelinde anaysal düzenlemelerin olduğu pek çok kişi tarafından dile getirilmektedir. Fakat bu tartışmalara daha geniş bir perspektifle bakılırsa, tek tek anayasa hükümlerinden ziyade bir sistem problemimizin olduğu rahatlıkla görülecektir. Bu nedenle anayasada yapılacak değişikliklerin, aslında temel problemlerimizi çözmeyeceğini anlamamız, bunun yerine yeni bir anayasa yaparak sistemimizi tekrar düzenlemeyi düşünmemiz gereklidir. Yeni bir anayasanın gerekliliğinin yanında, devletin yapılanması ve işleyişi konularında örnek aldığımız Kara Avrupası sisteminin de sorgulanması ve İngiliz-Amerikan sisteminin de incelenerek daha açık fikirli tartışmalar yapılması oldukça yararlı olacaktır.
Türk kamu hukuku, Kara Avrupası'nın etkisinde oluşturulmuştur. Osmanlı devletinin son dönemlerindeki Türk aydınlarının Fransa'ya gitmesi ve bu ülkenin sisteminden etkilenerek Türk demokrasi mücadelesinin başlangıcını yapmış olmaları neticesinde, demokrasi ve anayasal düzen içerisinde Fransız etkisi kalıcı hale gelmiştir. İki ülke arasındaki benzerliği daha belirgin kılabilmek için Fransa siyasi tarihinden bahsetmek gerekir. Fransız Anayasası toplamda on yedi defa yapılmıştır. 1789 devriminden bu yana anayasa yapan Fransızlar, aynı zamanda ardarda devlet yönetim şeklinide değiştirmişler. Şu andaki yönetim, 1958'de De Gaulle döneminde yapılan anayasa ile kurulan Beşinci Cumhuriyet'in yönetimidir. Bu son anayasa da on sekiz defa değiştirilmiştir. Türk anayasal sürecinin Sened-i İttifak ile izlediği sürece bakarsak, Tanzimat, Islahat, Kanun-i Esasi ve 31 Mart ile Meşrutiyet süreci ve devamındaki genç Cumhuriyet, 1921- 1924 Anayasaları ve yine devamındaki 1961, 1982 İhtilal Anayasaları dikkate alındığında, Fransız anayasal süreci ile olan benzerlik ve karmaşa daha da netleşmektedir.
ANGLO SAKSON ANAYASA
Yazılı bir anayasası olmayan İngiltere ise, aslında çok daha köklü bir anayasal geleneğe sahiptir. Yazılı bir anayasasının olmaması, anayasasının hiç olmadığı anlamına kesinlikle gelmemektedir ki, bunun en çarpıcı göstergesi, dünya tarihinde yazılı ilk anayasal belge olarak nitelendirilen Magna Carta'nın 1215 yılında İngiltere'de yapılmasıdır. Kendi tarihimiz ile karşılaştırdığımızda, Osmanlı Devleti'nde anayasal nitelikte kabul edilen ilk metin, Magna Carta'dan 593 sene sonra, 1808 yılında kabul edilen Sened-i ittifak'dır. İngiltere, 1998 yılında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni normal bir kanun olarak kanunlaştırmasına rağmen, bu kanun hükümlerinin normlar hiyerarşisine göre üstün oldukları için değil, içeriği itibariyle temel insan haklarını korumasından dolayı anayasal düzeyde bir kanun olduğu kabul edilmektedir.
İngiliz Anayasa doktirini, İngiliz Anayasası'nı iki temele bağlamaktadır. Bunlardan ilki parlamenter egemenlik anlamında olup, ülkedeki tek yasa yapıcının parlemento olduğudur. Parlamentonun her türlü kanunu çıkarma yetkisi bulunmakla beraber, gerek duyulduğu takdirde bir kanunla anayasayı değiştirme yetkisi de mevcuttur. Yasaların gerekliliği, doğruluğu ve yanlışlığı ile var olan anayasal kanun ve teamüllere aykırılığının denetimi de yine parlamento tarafından yapılmaktadır. İngiltere'de parlementodan geçen kanunlar kraliçenin onayı ile kanunlaşır; ancak bu onay istemi son 302 yıldır hiç reddedilmemiştir. Bu durum, parlamenter iradenin İngiltere'de ne derecede güçlü olduğunu ve egemenliğin ne derecede halkta olduğunu gösteren çarpıcı bir gerçektir.
Her türlü kanun yapılabilmesinin önündeki tek sınırlama, bahsedilen doktirinin ikinci ayağını oluşturan "hukukun üstünlüğü " prensibidir. Buna göre kanunlar ve yürütmenin hertürlü tasarrufu temel hak ve özgürlüklere uygun olmak zorundadır.
İngiltere'de anayasa mahkemesi 2009 yılında kurulmuştur. Bu tarihe kadar yasama ve yargının en üst mercileri aynı çatı altında yani lordlar kamarasında birleşmişti. 2009 yılına kadar bir anayasası olmayan bir ülke olması bir tarafa, bu yılda Anayasa Mahkemesi kurulduktan sonra da Anaysa Mahkemesi'ne parlementoda kabul edilen kanun ve düzenlemeler üzerinde hiçbir denetleme yetkisi tanınmamaktadır. Yani, Türkiye'de ki iptal davası mefhumu İngiltere'de yoktur. Böyle bir dava yolunun parlemeter hâkimiyetin vesayet altina alınması anlamına geleceği yüzyıllardır kabul edilen görüştür.
1787'de kabul edilen Amerikan Anayasası, dünyanın hala kullanımda olan en kısa ve eski anayasasıdır. Toplam bir giriş ve yedi maddeden oluşan Amerikan Anayasası, yapılışından itibaren 223 yıl içerisinde sadece 27 değişiklik veya ekleme yapılmıştır. Karşılaştırmak gerekirse, ülkemizde şu an gündemde olan anayasa değişiklik paketinde 30 maddenin değiştirilmesi planlanıyor. Yani neredeyse Amerika'nın 223 yılda yaptığı değişikliği, biz bir günde yapacağız. Amerikan Anayasası da Türkiye'deki şekliyle iptal davası ile Anayasa Mahkemesi'ne gitme yolu söz konusu değildir. Ancak, alt mahkemelerde anayasaya aykırılığı iddia edilen hususların mahkemeler süzgecinden geçerek en üst federal mahkeme olan Anayasa Mahkemesi'ne gelmesi halinde anayasaya uygunluk denetimi yapabilmektedir. Türkiye'dekinin aksine, Amerika'da doğrudan iptal davası açmak mümkün değildir.
Anayasalar genel olarak temel insan haklarını açıkça belirleme ve koruma amaçlı yapılmıştır. İlk anayasal metinlerde, yine bu doğrultuda, iktidar karşısında diğer kesimlerin haklarını koruma amaçlı ve iktidarın yetkilerini sınırlandırma amaçlı hazırlanmıştır.
ANAYASA NEYE YARAR
Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda, parlamenter egemenlik bugünkünden çok daha belirgin bir şekilde vurgulanmıştır. 1924 Anayasasında, egemenliğin millete ait olduğu ve bu egemenliğin millet adına sadece TBMM tarafından kullanılacağı vurgulanmıştır. Ancak 1960 yılında yapılan askeri darbe sonrasında halka güvenmeyen darbeciler, TBMM'nin yetkilerinin bir kısmını kendi kurdukları "yetkili organlar"a ve anayasa ile yetkilendirdikleri kurumlara devretmişlerdir. Anayasa Mahkemesi de bu dönemde TBMM'yi kısıtlama amaçlı kurulmuştur.
Kısacasi, Batı'daki anayasal süreç, gelenek ve devlet iradesinin millet lehine sınırlandırıması ve milletin hak ve özgürlüklerinin devlet ve hâkim güç karşısında güvence altına alınması yönünde gelişmiş ve hâkimiyetin milleti temsilen parlamentolara devri ile sonuçlanmıştır. Ülkemizde ise bu süreç 1808 yılında 593 sene gecikme ile başlamış ve 1960 yılına kadar Batı ile paralellik göstermiştir. Fakat 1960 itibariyle anayasal anlayış, milli iradeyi temsil eden parlamentonun sınırlanması olarak değişmiş, parlamenter egemenlik zayıflatılmış ve parlamentonun yetkilerinin bir kısmı, kurulan "yetkili organlar" ve bu organlar dâhilinde olan kurum ve kuruluşlar vasıtasıyla çeşitli zümrelere dağıtılmaya çalışılmıştır. TBMM'ye karşı yapılan bu yetki gaspı anayasal güvence altına alınmış ve milli iradenin aksi tecellisine karşın yine "yetkili organlar" vasıtasıyla koruma altına alınmıştır.
Şimdi bu sürecin yeni bir dönemeci yaşanmaktadır. Rayına oturmamış bir anayasal kültürün son görünümü 2010 yılı anayasal değişiklik paketi olarak çeşitli siyasal tartışmaların arasında topluma sunulmaktadır. Günü kurtarmak veya kısa dönemdeki problemleri aşmak adına refleks siyasetinin ürünü olan bir anayasal değişiklik paketi gerekli ve faydalı olmakla bilrlikte, ideal olandan çok uzak ve yetersizdir. Yapılacak düzenlemelerle ilk derece mahkemelerinin kararlarında anayasal denetimde bulunmaları sağlanmalı ve yine ilk derece mahkemelerine de anayasaya aykırılık durumunda kanunları uygulamama yetkisi verilmelidir. Anayasa Mahkemesi en üst temyiz mahkemesi olarak yargıtayın süzgecinden de geçmiş olan ve hukuken anayasanın uygulama alanına ilişkin bir konuda muvazaalı olan davalara bakmakla görevlendirilmeli, parlamenter hâkimiyetin vasisi olma konumundan çıkarılmalıdır.
MAHKEME SİYASETİ EZMESİN
Bu şekilde parlamentoda yer alan milletvekilleri veya partiler ve de Cumhurbaşkanının, Anayasa Mahkemesine açılacak bir iptal davasını, joker olarak ve siyasetin bir aracı olarak kullanmalarının önü kesilmiş olacaktır. Siyaset mahkemelere taşınmamalı ve parlamento içinde kalmalıdır. Parlamentoya yargının müdahalesi ve parlamentodan çıkarılan kanunların hepsinin Anayasa Mahkemesi tehdidi altında olması milli egemenlik ilkesine aykırıdır.
Fransız devrim geleneğini artık bir yana bırakıp, yeni yapılacak anayasayı evrensel insan haklarını koruyan özlü bir metin halinde yapmamız ve milli egemenlik anlayışı ile Türk toplumunun tercihlerine güvenerek, milli iradeyi temsil eden TBMM'ni vesayetten kurtarmamız, çağın ihtiyaçlarına evrim yoluyla ulaşacak bir sistem oluşturmamız gereklidir. Bu sistemi biz bu gün oluşturamazsak, yarın Avrupa Birliği normlarını direkt olarak uygulamak zorunda kaldığımızda, bir kaos ortamından sonra oluşturmamız söz konusu olacaktır.
Yusuf ENGİN
29 Nisan 2010 Perşembe
8 Haziran 2008 Pazar
Türklerle Japonların farkı ne?
Başarılı Japonya gezisine Türkiye'deki iç siyasi-hukuki gelişmelerin gölgesi düştü. Sayın Cumhurbaşkanı iki gün boyunca devlet adamlarına ve Japonya'nın (ve dolayısıyla dünyanın) en büyük şirketlerinin tepe yöneticilerine şu mesajı vermeye çalıştı: Türkiye, AB ile üyelik müzakerelerini yürüten demokratik bir hukuk devletidir. Yapacağınız yatırımlar anayasal güvence altındadır. 2007 yılında ülkemize 22 milyar dolarlık doğrudan sermaye girişi olmuştur. Ne yazık ki Japonlar henüz Türkiye'ye gelmiş sayılmazlar.
Japonlar kibar insanlar; en azından bu görüntüyü vermeyi çok iyi becerebiliyorlar. Fakat mahrem kapılar ardında Sayın Cumhurbaşkanı'na neler sorduklarını tahmin edebiliyorum. Bir ülkede halkın yarısının desteğiyle kurulan bir hükümet şöyle dursun; halkın beşte dördünün desteğini almış bir Meclis çoğunluğunun yaptığı bir düzenleme bile "yasal çerçevede" rafa kaldırılabiliyor. Böyle bir ülkeye yatırım yapılabilir mi?
Gezi boyunca Japonya'nın bugünü kadar tarihiyle de alakalı kitaplar okumaya çalıştım. 24 yıl önce ilk geldiğimde çantamda Robert Bellah'in Tokugawa Religion başlıklı ünlü çalışması vardı. Bellah o eserinde (Max Weber'den yola çıkarak) Japonya'da, kapitalizmin ortaya çıkışını kolaylaştıran Protestanlık benzeri bir inanç sisteminin olup olmadığını araştırıyordu. (Bu husustaki yazılarımın bir kısmı benim Birey, Burjuva ve Zengin başlıklı kitabımda yer alıyor.)
Bu gezide çantamda Bellah'in son eseri var: Imagining Japan (Japonya'yı Tahayyül Etmek). Ünlü sosyologun yarım yüzyılı aşan araştırmalarının sonucunu bir cümle ile özetleyecek olursam, şöyle derim: Japonya'nın başarısı da başarısızlığı da su tarihsel özdeşliğin neticesidir: Tanrı imparatordur, imparator devlettir, devlet toplumdur, toplum bireydir. Kozmoloji, siyaset, sosyoloji ve psikoloji iç içe geçmiştir.
Gezi boyunca modern Japonya'nın 1868'deki Meiji Restorasyonu ile başladığı anlatıldı. Bellah'in da vurguladığı gibi, bu görüş hatalıdır. 270 beyliğe ayrılan dağınık Japonya'yı birleştirerek güçlü bir devlet oluşturan, Tokugawa Iyeyasu'dur. Kısmen Osmanlı hanedanına benzetebileceğimiz Tokugawa hanedanı, imparatoru ortadan kaldırmadan ülkeyi 1600'den 1868'e kadar başarıyla yönetti. Iyeyasu'yu nedense biraz Osman Gazi'ye, fakat daha ziyade Sultan Alparslan'a benzetirim.
Japon tarihinin (Hideyoshi ile beraber) en büyük cengaveri kabul edilen Togugawa Iyeyasu, rivayete göre son büyük savaştan sonra bir daha ata binmemiş. Düşünün, bütün hayatı at üstünde gecen bir komutan nihai zaferden sonra ata binmiyor. Gerekçesi şu: Bir savaş at sırtında kazanılır, fakat bir ülke at sırtında yönetilemez. Attan inecek ve ülkeyi uygun siyasetle idare edeceksiniz.
Malazgirt cengaveri Alparslan'ın oğluna Melikşah adını takmış olması da aynı cümledendir. Kendi adı savaşı simgeliyor: Alp ve Aslan. Oğlunun adı buram buram siyaset kokuyor: Melik ve Şah. Gelecek nesillere mesajı şudur: Savaşı kazandınız. Attan inin, Arap ve Fars devlet geleneklerini özümseyin ve bu toprakları idare edin.
Türkiye ile Japonya arasındaki farkı tek cümlede özetleyip sözü bağlıyorum: Japonlar en ileri sanayi toplumu asamasında bile Tokugawa Iyeyasu'ya kulak veriyor; Türkler ise ne Alparslan'ı hatırlıyor, ne Meliksah'ı.
Mustafa ÖZEL
Japonlar kibar insanlar; en azından bu görüntüyü vermeyi çok iyi becerebiliyorlar. Fakat mahrem kapılar ardında Sayın Cumhurbaşkanı'na neler sorduklarını tahmin edebiliyorum. Bir ülkede halkın yarısının desteğiyle kurulan bir hükümet şöyle dursun; halkın beşte dördünün desteğini almış bir Meclis çoğunluğunun yaptığı bir düzenleme bile "yasal çerçevede" rafa kaldırılabiliyor. Böyle bir ülkeye yatırım yapılabilir mi?
Gezi boyunca Japonya'nın bugünü kadar tarihiyle de alakalı kitaplar okumaya çalıştım. 24 yıl önce ilk geldiğimde çantamda Robert Bellah'in Tokugawa Religion başlıklı ünlü çalışması vardı. Bellah o eserinde (Max Weber'den yola çıkarak) Japonya'da, kapitalizmin ortaya çıkışını kolaylaştıran Protestanlık benzeri bir inanç sisteminin olup olmadığını araştırıyordu. (Bu husustaki yazılarımın bir kısmı benim Birey, Burjuva ve Zengin başlıklı kitabımda yer alıyor.)
Bu gezide çantamda Bellah'in son eseri var: Imagining Japan (Japonya'yı Tahayyül Etmek). Ünlü sosyologun yarım yüzyılı aşan araştırmalarının sonucunu bir cümle ile özetleyecek olursam, şöyle derim: Japonya'nın başarısı da başarısızlığı da su tarihsel özdeşliğin neticesidir: Tanrı imparatordur, imparator devlettir, devlet toplumdur, toplum bireydir. Kozmoloji, siyaset, sosyoloji ve psikoloji iç içe geçmiştir.
Gezi boyunca modern Japonya'nın 1868'deki Meiji Restorasyonu ile başladığı anlatıldı. Bellah'in da vurguladığı gibi, bu görüş hatalıdır. 270 beyliğe ayrılan dağınık Japonya'yı birleştirerek güçlü bir devlet oluşturan, Tokugawa Iyeyasu'dur. Kısmen Osmanlı hanedanına benzetebileceğimiz Tokugawa hanedanı, imparatoru ortadan kaldırmadan ülkeyi 1600'den 1868'e kadar başarıyla yönetti. Iyeyasu'yu nedense biraz Osman Gazi'ye, fakat daha ziyade Sultan Alparslan'a benzetirim.
Japon tarihinin (Hideyoshi ile beraber) en büyük cengaveri kabul edilen Togugawa Iyeyasu, rivayete göre son büyük savaştan sonra bir daha ata binmemiş. Düşünün, bütün hayatı at üstünde gecen bir komutan nihai zaferden sonra ata binmiyor. Gerekçesi şu: Bir savaş at sırtında kazanılır, fakat bir ülke at sırtında yönetilemez. Attan inecek ve ülkeyi uygun siyasetle idare edeceksiniz.
Malazgirt cengaveri Alparslan'ın oğluna Melikşah adını takmış olması da aynı cümledendir. Kendi adı savaşı simgeliyor: Alp ve Aslan. Oğlunun adı buram buram siyaset kokuyor: Melik ve Şah. Gelecek nesillere mesajı şudur: Savaşı kazandınız. Attan inin, Arap ve Fars devlet geleneklerini özümseyin ve bu toprakları idare edin.
Türkiye ile Japonya arasındaki farkı tek cümlede özetleyip sözü bağlıyorum: Japonlar en ileri sanayi toplumu asamasında bile Tokugawa Iyeyasu'ya kulak veriyor; Türkler ise ne Alparslan'ı hatırlıyor, ne Meliksah'ı.
Mustafa ÖZEL
22 Aralık 2007 Cumartesi
Cumhuriyet'i kuran kadro Anadolu'yu tanımıyordu
Prof. Dr. Erik-Jan Zürcher'i daha çok Türkiye'nin yakın dönem tarihi üzerine yaptığı çalışmalardan tanıyoruz. Özellikle Osmanlı'nın yıkılışı ile Cumhuriyet'in kuruluşuna ilişkin olarak kaleme aldığı onlarca kitabı hem Avrupa'da hem de Türkiye'de yayımlandı. Aynı zamanda Türkolog da olan Zürcher, uluslararası alanda Türkiye denilince ilk akla gelen isimlerden oluyor.
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılım sürecinde yapmış olduğu önemli katkılardan dolayı Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından 2005 yılında üstün hizmet madalyasıyla da ödüllendirilen Prof. Zürcher, halen Hollanda Leiden Üniversitesi'ne bağlı Türkoloji bölümünde görev yapıyor. Prof. Zürcher ile hem Türkiye'nin kuruluş döneminde yaşananları hem de bugünü konuştuk.
Türkiye'ye, özellikle imparatorluğun son yılları ile Cumhuriyet'in ilk yıllarına dönük bu ilginiz nasıl başladı?
70'li yıllarda Türk dili ve kültürü okudum ve giderek daha çok ilgilenmeye başladım. Cumhuriyet tarihi ilgimi çekti. Hep yeni bir başlangıç olarak gösterilmesi, ki Atatürk'ün Samsun'a çıkışı ile başladığı iddia edilirdi. Bundan şüphelendim. Böyle bir şey olabilir mi diyerek derinleşmeye başladım. Bu konu üzerine yüksek lisans yaptım. İzmir suikastı ile başlayan dönemi mercek altına aldım. O zaman hem muhalif Milli Mücadele hem de eski İttihat ve Terakki liderleri temizlendi. Bunun nedenlerini merak ettim.
Neden bu temizlik yapıldı? Cumhuriyet her şeyi sıfırlamak, yeni bir başlangıç mı yapmak istedi?
Bence Osmanlı İmparatorluğu ile Cumhuriyet arasında büyük bir devamlılık var. Liderlik tarzı ve elit kadro aynen devam etti. Cumhuriyet'in liderleri de eski İttihatçı. Yani liderlik seviyesinde devamlılık var. Bürokrasi ve orduya bakınca da büyük bir değişiklik olmadı.
Devletin ideolojisi mi değişti sadece?
Değişikliklerle birlikte, ideolojide devamlılıklar var. Cumhuriyet'le birlikte bu uluslaşma gündeme geldi. Türk milliyetçiliği yani.
O halde Cumhuriyet'i kuranların kafasında önceden böyle bir proje var mıydı, yoksa şartlar zorladığı için mi cumhuriyete geçtiler?
Belki Atatürk'ün kafasında vardı. Yani üst kadroda. Ama genellikle, en azından 1922'ye, yani büyük zafere kadar, herkes, imparatorluğun sürdürülmesi için çabalıyordu. Söz gelimi Ankara'da padişahın doğum günü kutlanıyordu. Yeni bir devlet kurma fikri o kadar kök salmamıştı. Milli Mücadele'yi, Cumhuriyet tarihinin bir parçası olarak görmek yanlıştır. Milli Mücadele, var olan devletin, Osmanlı'nın devam etmesi için verilen bir savaştı. Yeni bir Türk devleti ya da cumhuriyet kurmak için değil.
Dönüşüm ne zaman oldu peki? Ne zaman 'Bu iş Osmanlı ile olmayacak, yeni bir devlet lazım' denildi?
Bunu söylemek çok zor. Belli bir tarihte olmadı aslına bakılırsa, bir geçiş süreci yaşandı. 1921'de Teşkilat-ı Esasiye Kanunu var, tamam. Onun getirdiği sistem cumhuriyete benziyor. Ama Osmanlı Anayasası da var. Teşkilat-ı Esasiye bunun bir parçası. 1921'de cumhuriyete geçiş başladı diyebiliriz. Bu süreç 1924'te, yeni anayasa ile sona eriyor. Osmanlı anayasası 1924'te gündemden kalkıyor. Ama yine de belli bir tarih yok. 1923'te bile Milli Mücadele kadrosunun çoğunun tercihi, anayasal bir monarşiydi.
Atatürk de bu düşünceyi paylaşıyor muydu?
Tabii, onun düşüncelerini bilemem. Ama sonradan söylemiş. 1920 ve 21'de aklında cumhuriyet var mıydı? Olabilir, ama net olarak bilemiyoruz. Çünkü güvenilir, o dönemden gelen bir belge yok.
Ama bir süre sonra Cumhuriyet, Osmanlı'nın reddi üzerine inşa edilmeye başlandı.
Evet, tamamen öyle oldu. Ama anayasal monarşiyi tercih edenler, yani Rauf, Karabekir gibiler, 1925-26'da tasviye edilerek, siyasal merkezin dışına itildi. Tabii Atatürk'ün çevresindeki radikaller siyaseti tekelleri altına alıyor, özellikle de 1925-29 arasında, Takrir-i Sükun'la, muhalefete falan izin verilmiyor. Osmanlı'yı ret fikri hâkim oluyor. Gerçekten de bu uluslaşma projesinin bir parçası da budur. Abartmadan diyebiliriz ki, onların gözünde, Türkiye, Osmanlı'dan kurtulmuştu. 'Tamam biz Türkler bu imparatorluk için çok şey yaptık, çaba gösterdik; ama artık biz Türklerin de nihayet bir evi var.' düşüncesi hakim oldu. 'Kendilerini bir rehber, bir öğretmen, halkı yönlendirecek kadrolar olarak görüyorlardı...'
Bu süreçte halk nerede? 'Biz Osmanlı'yı kaldırıyoruz, siz ne diyorsunuz ey ahali?' gibi bir durum söz konusu oldu mu peki?
Yok, yok, hayır. Tamamen tepeden inme bir durum. Yani Kemalist kadro, İttihatçılar gibi pozitivist. Ve pozitivistler genellikle halka pek güvenmiyorlar. Modernliğe, çağdaşlığa, bilime, teknolojiye, rasyonelliğe çok büyük inançları var. Kendilerini bir rehber, bir öğretmen, halkı yönlendirecek kadrolar olarak görüyorlar; ama halka pek güvendikleri söylenemez.
Bu güvensizlik neden? Halk mı çok aşağıda yoksa onlar mı çok yukarılarda bir yerlerdeydiler?
Kısmen pozitivizmden kaynaklanıyor. Avrupa pozitivizminde de aynı şey söz konusuydu. Halka pek güvenilmez, bilim adamları ve aydınlardan müteşekkil bir aristokrasi kurulması istenirdi. Bir yanı bu. Öte yandan Anadolu gerçeği var. Söz konusu kadronun büyük bir kısmı Avrupalı, çoğu Rumeli'den gelmiş. Ya da Ege sahillerinden, adalardan ya da İstanbul'dan. Kemalist cumhuriyetin kadrosuna baksak, üçte ikisi, Ege Bölgesi'nden. Anadolu onlar için yeni bir memleket.
Cumhuriyet'i kuranların Anadoluluğu çok azdı o halde?
Evet, çok az. Anadolu'yu pek bilmiyorlar. Mesela İttihat ve Terakki, Meşrutiyet döneminde, bilimsel araştırmalar yaptırtıyor. Aleviler, Kürtler, aşiretler hakkında. Çünkü bilmiyorlar. Anadolu halkı nedir, öğrenmek istiyorlar. Aleviler nedir, eskiden Hıristiyan olmuş Müslümanlar mıdır nedir, buna dair şüpheleri var. Misyonerlerin yazışmalarını takip ediyorlar. Söz gelimi Atatürk ilk kez 1916'da, 35 yaşındayken Anadolu'ya geçiyor. Bu çoğu için geçerli. İnanılmaz bir uçurum var bu Egeli kadro ile Anadolu halkı arasında. Bir yabancılaşma durumu var. Tabii etnik bir farklılık değil bu. Modern eğitim görmüş, Abdülhamit'in kurduğu okullarda okumuş, pozitivist eğitim almış bir kadro bu.
Bu kadronun Osmanlı'nın dağılışının faturasını İslamiyet'e kestiği ve yeni ulus inşası sürecinde İslam yerine Türklüğü ikame ettiği söylenir. Buna katılıyor musunuz?
Bu biraz karışık ama dini, modernleşmenin engeli olarak gördükleri kesin. Bu da pozitivizm kaynaklı bir özellik. Biliyorsunuz bu düşünceye göre üç dönem vardır; önce dinsel, sonra felsefî dönem ve sonunda da fen dönemi. Kemalist kadro da aynı fikirde. Din bir engel. Öte yandan evet, bir Türkleştirme, Türk milliyetçiliği yapmaya çalışıyorlar; ama Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele ile devam eden on yıllık savaş döneminin birikimi de var. Bu dönemde Osmanlı Müslümanları, Hıristiyanlarla savaştı, özellikle de Rum ve Ermeni Hıristiyanlar. Yani bir yandan etnik Türk milliyetçiliği var ama diğer yandan bu miras da çok güçlü. Bu yönden Hıristiyan ya da Musevi bir Türk düşünmek onlara çok zor geliyor. Bunların İstanbul'daki uzantıları; azınlıklar, Levantenler Cumhuriyet içinde hep bir sorun olarak görülüyor...
Sizce Cumhuriyet devrimi tepeden inmeci bir devrim miydi? Diktatöryal özellikleri var mıydı?
Şüphesiz evet. Özellikle 30'lu yıllarda. Resmî olarak olmasa bile fiilen bir diktatörlüktü. Ama unutmayalım ki o dönemde Avrupa'daki devletlerin büyük çoğu diktatörlüktü. Ama Türkiye'de daha erken, 20'li yıllardaki İtalya gibi, başlıyor. Franko, Mussolini, Salazar gibiler siyasî coğrafyayı kaplamış, demokrasi bir istisna olmuş o yıllarda. Biraz o döneme de bağlı. Ama teorik açıdan Cumhuriyet'in temelleri demokratikti.
Peki bu kadronun başındaki Atatürk? Bir demokrat mı, yoksa diktatör mü?
Onun kendi fikirlerinde de aynısını görüyoruz. Prensip olarak Fransız Devrimi'nin ilkelerine inandı; ama fiilen, demokrasi, kendi devrimlerini ve modernleşme projesini tehlikeye soktuğu zaman, demokrasiye sırtını döndü. Mesela 1925'te, Takrir-i Sükun vardı. 1930'da Serbest Fırka olayı yaşandı. Tıpkı 1913'te İttihatçıların yaptığı gibi. Bir seçenek varsa; demokrasi ve modernleşme arasında seçim yapmaları kaçınılmaz olduğunda, modernleşmeyi seçtiler.
Serbest Fırka neden kapatıldı?
Çünkü başarılıydı! Fethi Okyar'ın yaptığı mitingler çok kalabalık topluyordu. 1930'larda dünya kriz içinde. Batı Anadolu'da gelişmiş bir ziraat var ve bu ziraat, büyük krizin etkisinde. Yolsuzluklar çok yaygın. Halkın Kemalist kadroya olan desteği azalmış. Zaten Serbest Fırka da bunu gayet güzel gösteriyor. İnsanlar şahsen Mustafa Kemal'e bağlı; ama CHP'yi tutmuyorlar. Muhalefet başarılı olunca kapısına kilit vuruluyor. Bu arada hem İttihatçılarda hem de Kemalistlerde aynı şeyi görüyoruz; demokrasi, modernleşmenin bir parçasıdır diye düşünüyor ve buna da inanıyorlar. Ama devrimleri tehlikeye girdiğinde, demokrasiyi feda etmeye hazırlar. 30'da bunu gördük.
Serbest Fırka kapatılmasa?..
Kapatılmamış olsaydı, seçimleri kazanmış olsaydı ne olacaktı, diye sorabiliriz. Hiç şüphe yok ki Atatürk yine cumhurbaşkanı kalırdı; ama daha rekabete dayalı bir siyasal ortam; daha demokratik bir ortam olurdu. Demokrasinin kök salması açısından daha iyi olurdu. 1950'de yaşananlar, yirmi yıl önce yaşanabilirdi. Kemalist Cumhuriyet'in en koyu diktatörlüğü, 35'te başlayıp, İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar sürdü. Kadınlar birliği, üniversiteler, gazeteciler birliği ve birçok gazete kapatıldı... Devlet ve parti tam anlamı ile hayatın, toplumun tüm katmanlarına el koydu.
Neden? Kontrolü kaybetme korkusu mu bu?
Tabii, öyle bir korku var. Ekonomi kötü. Kadronun kendine güveni yok.
Atatürk ile kıyaslandığında İnönü'nün buradaki konumu nedir? İkisi de aynı düşüncede mi bu süreçte?
Evet bence aynı şekilde düşünüyorlar. Genelde Kemalist dönemin tüm başarısızlıkları İnönü'nün üzerine yıkılmaya çalışılır. Bu doğru değil. İkisinin de politikaları aynı doğrultuda. Sadece İnönü'nün Atatürk kadar karizması yok. Sözgelimi Fethi Okyar, 30'da partiler üstü bir cumhurbaşkanlığı fikrini dile getirmiş, Atatürk'e, 'Ben CHP ile mücadele edebilirim; ama sizinle karşı karşıya gelmek istemiyorum.' demişti. Ama Atatürk bu imkânı kullanmadı.
Bu arada Meclis'te toplum adına sesini yükseltecek kimse yok muydu?
Hayır, tabii ki yok. Meclis ile halk arasında pek bağlantı yok. Vekiller de resmiyette seçilmiş görünse de, fiilen atanmış durumda. Mesela Mehmet Fuat Köprülü, Kars milletvekili seçilmişti. Ama hayatında Kars'ı görmüş müydü acaba? Onun gibi onlarcası vardı.
Peki halkın hiç tepkisi olmadı mı bunlara? Ara ara ayaklanmalar görüyoruz bazı bölgelerde.
Yok onlar farklı, daha çok mahalli ayaklanmalar. Sözgelimi Şeyh Said İsyanı var 1925'te. Tabii İslamcı tarafları var bu olayın ama bölgesel bir Kürt isyanıdır bu. 1935'te yine bölgesel bir ayaklanma olan Dersim'i görüyoruz. Kemalistler bunlar arasında hep devamlılık görüyor. Çünkü eski İttihatçılar olarak 31 Mart gibi bir tecrübe yaşamışlar. Hep kafalarında 'şeriatçı kalkışmanın' izleri var. Meşrutiyet devriminden bir yıl sonra İstanbul'dan kovulmaları, hepsine bir travma yaşatmıştı. Kendilerini hürriyet kahramanları olarak görüyorlar; ama kendi başkentlerinde, İstanbul'da bir ayaklanma oluyor ve bu hürriyet kahramanları şehri terk etmek zorunda kalıyorlar. Daha sonra Hareket Ordusu ile tekrar şehri kontrol altına almış olsalar da bu travmanın etkisi geçmiyor. Bu yüzden 1925'teki Şeyh Said İsyanı, 1930'daki Menemen Hadisesi gibi olaylar arasında hep bir devamlılık görüyorlar. Kendi kafalarında bir irtica meselesi oluşuyor.
1950'de Demokrat Parti'nin iktidara gelmesi de aynı devamlılık içinde mi görülüyor?
Belki seçimlerin kendisinde değil fakat Demokrat Parti'nin iktidar yıllarında, 'siz irticaya kapı açıyorsunuz' söylemi ile sürekli bunu vurguluyorlar. Düşünün 31 Mart, Menemen, Şeyh Said olayları yaşanmış. Menderes döneminde olan olaylara o gözlükle bakıyorlar. Ahmet Emin Yalman suikastını da aynı şekilde değerlendiriyor, 'bakın irtica tehlikesi henüz geçmiş değil' diyorlar. Bunların hepsi bugünkü Türkiye'de de rol oynuyor.
Böyle bir tehlike var mı gerçekten Türkiye'de? Özellikle de bugünün Türkiye'sinde?
Ciddi bir irtica tehlikesi yok. Ülke çok değişti. Güçlü bir orta sınıf var. Tabii ufak tefek mürteci gruplar var, Hizbullah var, İBDA-C var; ama bunların toplum içindeki desteği çok zayıf. Sağdan ya da soldan, küçük radikal gruplar her zaman tehlikeli olabilirler; ama bugün Türkiye'de ciddi bir irtica tehlikesi yok. İrtica tehlikesi ne peki? Kemalistlerin gözünde, birkaç mürteci dini kullanarak her şeyi ele geçirecek, halk da çok saf, bunlara kanacak. Yani Kemalistlerin irtica doktrininde iki kavram önemli rol oynuyor. Halkın bilgisizliği ve dini istismar eden küçük gruplar. Tamam, dini kullanmak isteyen küçük gruplar var; ama halk da o kadar saf değil. O zamanlar bile değildi. Kemalistlerin korkusu hep abartılı bir korku oldu.
Korku ile topluma bir nevi şantaj mı yapılmış oluyordu?
Hayır, zaten buna da gerek yok; çünkü ülkede demokrasi yoktu! Sadece kendilerini kandırdılar.
1950'de tam olarak ne yaşandı? Demokrat Parti'nin iktidara gelmesi sembolik açıdan ne anlam ifade ediyordu?
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra elit içi bir tartışma başladı. Demokrat Parti'nin kurulması bu elit içi bölünmenin sonucudur. Burada halkın rolü yok henüz. Ama rejimin çok partili hayata geçmesi için hem yurtiçinde hem de yurtdışından yoğun girişimler var. Recep Peker bu görüşe karşı ama İnönü, tavrını demokrasiden yana koyuyor.
Neden böyle bir şey yapıyor? Seçmese de, 'Neden sen demokrasiye geçmiyorsun?' diye hesap soracak bir güç yoktu o zamanın Türkiye'sinde.
Doğru yoktu, ama İnönü çok zeki ve pragmatist bir adamdı. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından, Amerika'nın önderliğinde yeni bir dünya düzeninin kurulduğunu gördü. Diğer yandan yurtiçindeki gerginliğin de had safhaya geldiğini de fark etmişti. Bir açılım yapılması gerektiğini görüyordu. Ama seçimleri kaybedeceğini hiç aklına bile getirmemişti! Malum, daha sonradan bu seçimler için, 'Bu kadar nankörlük göreceğimizi hiç beklemiyordum!' diyecekti. Bu görüş CHP içinde çok yaygındı... Peki diyelim ki, İnönü, Recep Peker'in tarafını tutmuş olsaydı; 'Demokrasinin vakti henüz gelmedi' deseydi, ne olacaktı? O zaman Türkiye'nin durumu İspanya'nınkine ya da Portekiz'inkine benzeyecekti. Ve bu durum en azından 70'lere kadar devam ederdi. Çünkü bu bir kuşak meselesi. Franco ve Salazar vefat edince, zaten içi çürümüş rejimleri de birden çökmüştü. Arkasında ordunun ve partinin de desteğini almış olan İnönü, Franco gibi mutlak bir diktatör olarak kalmayı tercih edebilirdi. O zaman da Türkiye, Batı bloKu içinde kalsa dahi, NATO'ya giremezdi. Eğer rejim 70'lere kadar devam etseydi, sanırım o zaman, Kemalist rejimin tüm izleri de silinirdi. Şu an Türkiye'de demokrasi var, ama eski Kemalist dönemin ve rejimin önemli unsurları halen ayakta. Ordunun rolü, devletin rolü...
Kemalizm'i şu an Türkiye'de kim temsil ediyor? Sadece ordu mu?
Yok sadece ordu değil. Ordunun yanı sıra bürokrasi ve bir de CHP'ye oy veren kitleler de Kemalizm'i tutuyorlar. Ayrıca MHP'de de var bu düşüncede olan.
CHP sol bir parti mi sizce?
Yok kesinlikle değil.
Peki tarihinde hiç sol parti oldu mu?
Belki Ecevit'in döneminde olmuş diyebiliriz. Özellikle 'ortanın solu' fikrinin olduğu dönemde böyle bir karakter almaya başlamıştı belki. Fakat tabii eskiden beri bir sol parti olduğu söylenemez.
Nasıl bir parti CHP, siz nasıl tanımlıyorsunuz?
Otoriter bir devlet partisi. İdeoloji açısından da sol bir parti sayılamaz. Ne yazık ki Türkiye'de çok ciddi oranda bir sosyal demokrat veya sol liberal seçenek yok.
AK Parti siyasi yelpazenin tüm kesimlerine hitap ediyor gibi...
Yani o da normal değil. AK Parti tabii devletin ve ordunun siyasal rolüne karşı çıktığı için demokratikleşme için bir güç sayılıyor. Ama bence Türkiye'nin demokratikleşmesinde AK Parti'nin rolü çok önemli. Fakat aynı zamanda değerlerine baktığımızda muhafazakâr bir parti olduğunu görürüz. O yüzden kanaatime göre Türkiye'de liberal sol bir partiye çok ihtiyaç var. Ya da merkez sol bir partiye. CHP gibi devlete yaslanmayan fakat gücünü sivil toplumdan alan ilerici bir sol partiye çok ihtiyaç var.
Türkiye'de deniliyor ki bir İslamlaşma tehlikesi yok; ama etkili bir muhalefet olmadığı için AK Parti güçleniyor. Katılıyor musunuz?
Evet, Türkiye'nin İslamlaşma tehlikesini pek görmüyorum. Fakat gelişmiş bir toplumda aynı zamanda gelişen bir orta sınıfın da olması lazım. Dolayısıyla gelişmiş toplumlarda dengenin sağlanması için, muhafazakâr bir partiye karşı ilerici bir sol partinin olması da gerekiyor.
Neden Türkiye'de bahsettiğiniz türden bir parti olmuyor peki?
Yok; çünkü Türkiye'de bazı dengeler kurulmuş değil. Şu anda bir AK Parti ve devlet ikilemi var. Devlet ve ordu halen siyasal sistemde ağır basıyor. Tabii sadece ordu değil, bürokrasiyi de dahil etmek lazım buna. Devletin menfaatini her şeyin üstünde gören bir zihniyet var halen Türkiye'de.
AK Parti'de de var mı bu zihniyet?
Var ama tek farkla. İki seçim zaferinden sonra AK Parti halka güvenmeye başladı. Bu anlamda bir bağlantı var. Bu yüzden yalnız devlete güvenmelerine gerek kalmadı; çünkü kendilerini Menderes dönemindeki gibi milli iradenin sözcüsü gibi görüyorlar.
Siz böyle görüyor musunuz?
Evet. Yalnız, beni biraz rahatsız eden bir şey var. Başka bir Türkiye daha var, liberal, aydın ve ilerici... Milyonlarca kişi bunlar. Eğitim görmüş ve evrensel değerlere inanan. Bunların sözcüsü yok.
AK Parti bunları temsil etmiyor mu?
Yok, çok az temsil ediyor. AKP'nin gizli bir ajandası olduğuna hiç inanmıyorum. Fakat bu partinin ve liderlerinin dünya görüşleri ve değer sistemlerini, mesela bireysellik, kadın hakları ve eşcinsellerin haklarına bakışlarını göz önüne aldığımızda çok muhafazakar olduklarını görüyoruz. Böyle bir partinin yanında daha ilerici bir partinin de siyasal sisteme katılması Türkiye için iyi olurdu. Ama mesela ben Türkiye'de yaşasaydım bu son seçimde AK Parti'ye oyumu verirdim. Çünkü ordunun siyasete karışmasını istemezdim. Abdullah Gül'ün adaylığı esnasında yaşanılan baskıyı hiç de hoş görmedim. Türkiye'nin demokratikleşmesi için en iyi seçenek şu anda AK Parti. Fakat benim durumumda olan bir kişi için bu çok doğal bir şey değil. Çünkü Hollanda'da Hıristiyan Demokratlara veya daha muhafazakar Hıristiyan partilere hiç oy vermedim. Çünkü kendimi ilerici, liberal bir kişi olarak görüyorum. Ama Türkiye'de kime oy vereyim? CHP'ye mi vereyim? Hayır; çünkü devlet partisi. Onların demokratik bir zihniyeti yok. MHP'ye mi vereyim? Vermezdim; çünkü onlar bence ırkçılık boyutlarında aşırı milliyetçi görüşteler. Yani Hollanda'daki aşırı kanadı temsil eden Geert Wilders ve takipçilerine benzetebilirim onları. Bu durumda kendime daha çok uyan başka bir parti olmadığı için, Türkiye'deki tüm arkadaşlarım gibi oyumu AK Parti'ye verirdim. Ama bu seçeneksizlik aslında çok ciddi bir sorun Türkiye için. Bu da görülmeli.
Peki siz Türkiye'de bir darbe tehlikesi görüyor musunuz?
Emin olamıyoruz tabii ama pek sanmıyorum. Ordu, darbeleri şimdiye değin hep arkasında bir destek varken yaptı. Mesela 28 Şubat'ta olduğu gibi. Orada ordu tek başına faaliyet göstermedi. İlk önce medya ile, sivil toplum örgütleriyle, sendikalarla, işverenlerle, baroyla güçlü bir koalisyon kuruldu. Ve ordu bunların sözcülüğünü yaptı. Ama bu koalisyonu şimdi görmüyorum. Geçen yaz, yani Gül'ün cumhurbaşkanlığı adaylığı ile ilgili tartışmalarda ordunun destek bulamadığını gördük.
Ordu toplumsal desteğini kaybetti diyebilir miyiz?
Yani bir kimlik olarak değil tabii. Türk toplumu halen orduyu en saygın kurumlardan biri olarak görüyor. Fakat toplumsal ajandası ve siyasal rolü için toplumdaki desteği çok azaldı. Tabii hâlâ bir darbeyi destekleyecek insanlar var. Birçok olumsuz ihtimalin birleşmesi durumunda darbe olabilir. Mesela AB'nin müzakereleri durdurduğunu, Türkiye'nin finans krizine girdiğini, PKK'nın saldırılarını artırdığını veya Ankara'da şoke edici bazı olayların yaşandığını düşünelim, o zaman belki darbe olabilir.
Bu söylediklerinizden iki tanesi şu anda gündemde. AB ile ilişkiler çok iyi değil, PKK yine gündemde...
Hayır, AB ile müzakereler belki yavaş gidiyor; ama durmuş değil.
AB ile ilişkilerdeki bu yavaşlama hangi kesimden kaynaklanıyor? AK Parti'den mi yoksa AB'den mi?
AB'den kaynaklanıyor hiç şüphesiz. Evet Türkiye'de AB üyeliğine karşı çıkanların gücü artıyor; fakat o şu anda bir sorun değil. AB ülkelerinin iç politikaları ciddi bir sorun. Şimdi süreci zor kılan faktör bu. Sarkozy'nin başını çektiği bir kadro ile birçok Avrupa ülkesinde Türkiye'den biraz uzak durma eğilimi var.
Türkiye karşıtlığında etkili olan nedir sizce? Mesela Türkiye'nin bir İslam ülkesi olması bunda çok büyük bir rol oynuyor mu?
İslam faktörü çok önemli. 11 Eylül saldırılarından bu yana İslam korkusu çok yayıldı. İnsanlar İslam'ı tek bir parça olarak görüyorlar. Terör olaylarının daha çok Arap merkezli olduğunu pek bilmiyorlar. Yani onların gözünde İslam, İslam'dır. Afganistan'daki bir intihar bombacısıyla Türkiye'deki bir Müslüman arasında bağlantı kuruyor insanlar. O yüzden bu İslam korkusu Türkiye için sorunlar oluşturuyor. Türkler ile Araplar arasındaki farkı bilen Hollandalıların bile sayısı çok az. Türklerin Arapça konuştuğunu düşünüyorlar. Ya da mesela Türkiye'de şeriat idaresi olduğunu düşünen kişilerin oranı az değil. O tür önyargılar çok var. İslam faktörünün yanı sıra göç faktörü de AB ile ilişkilerde etkili. Bunun yanı sıra daha genel bir rahatsızlık ise küreselleşmeye bağlı. İnsanlar artık kendi kaderlerinin sahipleri olmadığını düşünüyorlar. Türkiye'nin üyeliğinin empoze edilmesine direniyorlar.
Siz gerçekten Türkiye'nin tam üye olacağına inanıyor musunuz?
Evet inanıyorum. Çünkü Türkiye'nin üyeliği sadece kendisi için değil Avrupa Birliği için de çok önemli.
Köprü meselesinden dolayı mı?
Yani bir tek ondan değil. Avrupa o bölgede, yani hem Ortadoğu'da hem de Orta Asya'da etkili olmak istiyorsa, Türkiye'nin üyeliği kendisine büyük avantajlar sağlar. Kullandığımız enerji kaynaklarının yüzde 70'i o bölgelerde. Kafkas ve Hazar Denizi giderek daha önemli hale geliyor. Enerji meselesi çok önemli. Bunun yanı sıra en büyük tehlikeler o bölgelerden kaynaklanıyor. El Kaide gibi akımlar, Ortadoğu veya Güney Asya merkezli. Yani Avrupa için orada bir rol oynamak elzem. İleride bütün bunları Amerikalılara bırakamayacağız. Mümkün değil. Çünkü hem Amerika zayıfladığı için bütün bunları tek başına yapamaz hem de Avrupa ve Amerika arasında bir yol ayrımı söz konusu olabilir. Petrol fiyatlarının yüzde yüz arttığını varsayalım, enerji kaynakları ne kadar önemli hale gelir. Avrupa'nın, kendi geleceğini düşünmesi lazım. O bölgedeki etkinliği ise ancak Türkiye ile beraber yapabilir. O yüzden tam üyelik iki taraf açısından da çok önemli.
Peki o bahsettiğiniz yol ayrımında Türkiye, Amerika'yı bırakıp AB'nin yanında yer alır mı sizce?
Ancak Türkiye tam üye olduğu zaman bu sorunun cevabını bilebiliriz. O zaman Türkiye AB'nin içinde olacak. Avrupa'nın ve Amerika'nın menfaatleri hep aynı kalmayacak.
Erik-Jan Zürcher - Türkolog
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılım sürecinde yapmış olduğu önemli katkılardan dolayı Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından 2005 yılında üstün hizmet madalyasıyla da ödüllendirilen Prof. Zürcher, halen Hollanda Leiden Üniversitesi'ne bağlı Türkoloji bölümünde görev yapıyor. Prof. Zürcher ile hem Türkiye'nin kuruluş döneminde yaşananları hem de bugünü konuştuk.
Türkiye'ye, özellikle imparatorluğun son yılları ile Cumhuriyet'in ilk yıllarına dönük bu ilginiz nasıl başladı?
70'li yıllarda Türk dili ve kültürü okudum ve giderek daha çok ilgilenmeye başladım. Cumhuriyet tarihi ilgimi çekti. Hep yeni bir başlangıç olarak gösterilmesi, ki Atatürk'ün Samsun'a çıkışı ile başladığı iddia edilirdi. Bundan şüphelendim. Böyle bir şey olabilir mi diyerek derinleşmeye başladım. Bu konu üzerine yüksek lisans yaptım. İzmir suikastı ile başlayan dönemi mercek altına aldım. O zaman hem muhalif Milli Mücadele hem de eski İttihat ve Terakki liderleri temizlendi. Bunun nedenlerini merak ettim.
Neden bu temizlik yapıldı? Cumhuriyet her şeyi sıfırlamak, yeni bir başlangıç mı yapmak istedi?
Bence Osmanlı İmparatorluğu ile Cumhuriyet arasında büyük bir devamlılık var. Liderlik tarzı ve elit kadro aynen devam etti. Cumhuriyet'in liderleri de eski İttihatçı. Yani liderlik seviyesinde devamlılık var. Bürokrasi ve orduya bakınca da büyük bir değişiklik olmadı.
Devletin ideolojisi mi değişti sadece?
Değişikliklerle birlikte, ideolojide devamlılıklar var. Cumhuriyet'le birlikte bu uluslaşma gündeme geldi. Türk milliyetçiliği yani.
O halde Cumhuriyet'i kuranların kafasında önceden böyle bir proje var mıydı, yoksa şartlar zorladığı için mi cumhuriyete geçtiler?
Belki Atatürk'ün kafasında vardı. Yani üst kadroda. Ama genellikle, en azından 1922'ye, yani büyük zafere kadar, herkes, imparatorluğun sürdürülmesi için çabalıyordu. Söz gelimi Ankara'da padişahın doğum günü kutlanıyordu. Yeni bir devlet kurma fikri o kadar kök salmamıştı. Milli Mücadele'yi, Cumhuriyet tarihinin bir parçası olarak görmek yanlıştır. Milli Mücadele, var olan devletin, Osmanlı'nın devam etmesi için verilen bir savaştı. Yeni bir Türk devleti ya da cumhuriyet kurmak için değil.
Dönüşüm ne zaman oldu peki? Ne zaman 'Bu iş Osmanlı ile olmayacak, yeni bir devlet lazım' denildi?
Bunu söylemek çok zor. Belli bir tarihte olmadı aslına bakılırsa, bir geçiş süreci yaşandı. 1921'de Teşkilat-ı Esasiye Kanunu var, tamam. Onun getirdiği sistem cumhuriyete benziyor. Ama Osmanlı Anayasası da var. Teşkilat-ı Esasiye bunun bir parçası. 1921'de cumhuriyete geçiş başladı diyebiliriz. Bu süreç 1924'te, yeni anayasa ile sona eriyor. Osmanlı anayasası 1924'te gündemden kalkıyor. Ama yine de belli bir tarih yok. 1923'te bile Milli Mücadele kadrosunun çoğunun tercihi, anayasal bir monarşiydi.
Atatürk de bu düşünceyi paylaşıyor muydu?
Tabii, onun düşüncelerini bilemem. Ama sonradan söylemiş. 1920 ve 21'de aklında cumhuriyet var mıydı? Olabilir, ama net olarak bilemiyoruz. Çünkü güvenilir, o dönemden gelen bir belge yok.
Ama bir süre sonra Cumhuriyet, Osmanlı'nın reddi üzerine inşa edilmeye başlandı.
Evet, tamamen öyle oldu. Ama anayasal monarşiyi tercih edenler, yani Rauf, Karabekir gibiler, 1925-26'da tasviye edilerek, siyasal merkezin dışına itildi. Tabii Atatürk'ün çevresindeki radikaller siyaseti tekelleri altına alıyor, özellikle de 1925-29 arasında, Takrir-i Sükun'la, muhalefete falan izin verilmiyor. Osmanlı'yı ret fikri hâkim oluyor. Gerçekten de bu uluslaşma projesinin bir parçası da budur. Abartmadan diyebiliriz ki, onların gözünde, Türkiye, Osmanlı'dan kurtulmuştu. 'Tamam biz Türkler bu imparatorluk için çok şey yaptık, çaba gösterdik; ama artık biz Türklerin de nihayet bir evi var.' düşüncesi hakim oldu. 'Kendilerini bir rehber, bir öğretmen, halkı yönlendirecek kadrolar olarak görüyorlardı...'
Bu süreçte halk nerede? 'Biz Osmanlı'yı kaldırıyoruz, siz ne diyorsunuz ey ahali?' gibi bir durum söz konusu oldu mu peki?
Yok, yok, hayır. Tamamen tepeden inme bir durum. Yani Kemalist kadro, İttihatçılar gibi pozitivist. Ve pozitivistler genellikle halka pek güvenmiyorlar. Modernliğe, çağdaşlığa, bilime, teknolojiye, rasyonelliğe çok büyük inançları var. Kendilerini bir rehber, bir öğretmen, halkı yönlendirecek kadrolar olarak görüyorlar; ama halka pek güvendikleri söylenemez.
Bu güvensizlik neden? Halk mı çok aşağıda yoksa onlar mı çok yukarılarda bir yerlerdeydiler?
Kısmen pozitivizmden kaynaklanıyor. Avrupa pozitivizminde de aynı şey söz konusuydu. Halka pek güvenilmez, bilim adamları ve aydınlardan müteşekkil bir aristokrasi kurulması istenirdi. Bir yanı bu. Öte yandan Anadolu gerçeği var. Söz konusu kadronun büyük bir kısmı Avrupalı, çoğu Rumeli'den gelmiş. Ya da Ege sahillerinden, adalardan ya da İstanbul'dan. Kemalist cumhuriyetin kadrosuna baksak, üçte ikisi, Ege Bölgesi'nden. Anadolu onlar için yeni bir memleket.
Cumhuriyet'i kuranların Anadoluluğu çok azdı o halde?
Evet, çok az. Anadolu'yu pek bilmiyorlar. Mesela İttihat ve Terakki, Meşrutiyet döneminde, bilimsel araştırmalar yaptırtıyor. Aleviler, Kürtler, aşiretler hakkında. Çünkü bilmiyorlar. Anadolu halkı nedir, öğrenmek istiyorlar. Aleviler nedir, eskiden Hıristiyan olmuş Müslümanlar mıdır nedir, buna dair şüpheleri var. Misyonerlerin yazışmalarını takip ediyorlar. Söz gelimi Atatürk ilk kez 1916'da, 35 yaşındayken Anadolu'ya geçiyor. Bu çoğu için geçerli. İnanılmaz bir uçurum var bu Egeli kadro ile Anadolu halkı arasında. Bir yabancılaşma durumu var. Tabii etnik bir farklılık değil bu. Modern eğitim görmüş, Abdülhamit'in kurduğu okullarda okumuş, pozitivist eğitim almış bir kadro bu.
Bu kadronun Osmanlı'nın dağılışının faturasını İslamiyet'e kestiği ve yeni ulus inşası sürecinde İslam yerine Türklüğü ikame ettiği söylenir. Buna katılıyor musunuz?
Bu biraz karışık ama dini, modernleşmenin engeli olarak gördükleri kesin. Bu da pozitivizm kaynaklı bir özellik. Biliyorsunuz bu düşünceye göre üç dönem vardır; önce dinsel, sonra felsefî dönem ve sonunda da fen dönemi. Kemalist kadro da aynı fikirde. Din bir engel. Öte yandan evet, bir Türkleştirme, Türk milliyetçiliği yapmaya çalışıyorlar; ama Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele ile devam eden on yıllık savaş döneminin birikimi de var. Bu dönemde Osmanlı Müslümanları, Hıristiyanlarla savaştı, özellikle de Rum ve Ermeni Hıristiyanlar. Yani bir yandan etnik Türk milliyetçiliği var ama diğer yandan bu miras da çok güçlü. Bu yönden Hıristiyan ya da Musevi bir Türk düşünmek onlara çok zor geliyor. Bunların İstanbul'daki uzantıları; azınlıklar, Levantenler Cumhuriyet içinde hep bir sorun olarak görülüyor...
Sizce Cumhuriyet devrimi tepeden inmeci bir devrim miydi? Diktatöryal özellikleri var mıydı?
Şüphesiz evet. Özellikle 30'lu yıllarda. Resmî olarak olmasa bile fiilen bir diktatörlüktü. Ama unutmayalım ki o dönemde Avrupa'daki devletlerin büyük çoğu diktatörlüktü. Ama Türkiye'de daha erken, 20'li yıllardaki İtalya gibi, başlıyor. Franko, Mussolini, Salazar gibiler siyasî coğrafyayı kaplamış, demokrasi bir istisna olmuş o yıllarda. Biraz o döneme de bağlı. Ama teorik açıdan Cumhuriyet'in temelleri demokratikti.
Peki bu kadronun başındaki Atatürk? Bir demokrat mı, yoksa diktatör mü?
Onun kendi fikirlerinde de aynısını görüyoruz. Prensip olarak Fransız Devrimi'nin ilkelerine inandı; ama fiilen, demokrasi, kendi devrimlerini ve modernleşme projesini tehlikeye soktuğu zaman, demokrasiye sırtını döndü. Mesela 1925'te, Takrir-i Sükun vardı. 1930'da Serbest Fırka olayı yaşandı. Tıpkı 1913'te İttihatçıların yaptığı gibi. Bir seçenek varsa; demokrasi ve modernleşme arasında seçim yapmaları kaçınılmaz olduğunda, modernleşmeyi seçtiler.
Serbest Fırka neden kapatıldı?
Çünkü başarılıydı! Fethi Okyar'ın yaptığı mitingler çok kalabalık topluyordu. 1930'larda dünya kriz içinde. Batı Anadolu'da gelişmiş bir ziraat var ve bu ziraat, büyük krizin etkisinde. Yolsuzluklar çok yaygın. Halkın Kemalist kadroya olan desteği azalmış. Zaten Serbest Fırka da bunu gayet güzel gösteriyor. İnsanlar şahsen Mustafa Kemal'e bağlı; ama CHP'yi tutmuyorlar. Muhalefet başarılı olunca kapısına kilit vuruluyor. Bu arada hem İttihatçılarda hem de Kemalistlerde aynı şeyi görüyoruz; demokrasi, modernleşmenin bir parçasıdır diye düşünüyor ve buna da inanıyorlar. Ama devrimleri tehlikeye girdiğinde, demokrasiyi feda etmeye hazırlar. 30'da bunu gördük.
Serbest Fırka kapatılmasa?..
Kapatılmamış olsaydı, seçimleri kazanmış olsaydı ne olacaktı, diye sorabiliriz. Hiç şüphe yok ki Atatürk yine cumhurbaşkanı kalırdı; ama daha rekabete dayalı bir siyasal ortam; daha demokratik bir ortam olurdu. Demokrasinin kök salması açısından daha iyi olurdu. 1950'de yaşananlar, yirmi yıl önce yaşanabilirdi. Kemalist Cumhuriyet'in en koyu diktatörlüğü, 35'te başlayıp, İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar sürdü. Kadınlar birliği, üniversiteler, gazeteciler birliği ve birçok gazete kapatıldı... Devlet ve parti tam anlamı ile hayatın, toplumun tüm katmanlarına el koydu.
Neden? Kontrolü kaybetme korkusu mu bu?
Tabii, öyle bir korku var. Ekonomi kötü. Kadronun kendine güveni yok.
Atatürk ile kıyaslandığında İnönü'nün buradaki konumu nedir? İkisi de aynı düşüncede mi bu süreçte?
Evet bence aynı şekilde düşünüyorlar. Genelde Kemalist dönemin tüm başarısızlıkları İnönü'nün üzerine yıkılmaya çalışılır. Bu doğru değil. İkisinin de politikaları aynı doğrultuda. Sadece İnönü'nün Atatürk kadar karizması yok. Sözgelimi Fethi Okyar, 30'da partiler üstü bir cumhurbaşkanlığı fikrini dile getirmiş, Atatürk'e, 'Ben CHP ile mücadele edebilirim; ama sizinle karşı karşıya gelmek istemiyorum.' demişti. Ama Atatürk bu imkânı kullanmadı.
Bu arada Meclis'te toplum adına sesini yükseltecek kimse yok muydu?
Hayır, tabii ki yok. Meclis ile halk arasında pek bağlantı yok. Vekiller de resmiyette seçilmiş görünse de, fiilen atanmış durumda. Mesela Mehmet Fuat Köprülü, Kars milletvekili seçilmişti. Ama hayatında Kars'ı görmüş müydü acaba? Onun gibi onlarcası vardı.
Peki halkın hiç tepkisi olmadı mı bunlara? Ara ara ayaklanmalar görüyoruz bazı bölgelerde.
Yok onlar farklı, daha çok mahalli ayaklanmalar. Sözgelimi Şeyh Said İsyanı var 1925'te. Tabii İslamcı tarafları var bu olayın ama bölgesel bir Kürt isyanıdır bu. 1935'te yine bölgesel bir ayaklanma olan Dersim'i görüyoruz. Kemalistler bunlar arasında hep devamlılık görüyor. Çünkü eski İttihatçılar olarak 31 Mart gibi bir tecrübe yaşamışlar. Hep kafalarında 'şeriatçı kalkışmanın' izleri var. Meşrutiyet devriminden bir yıl sonra İstanbul'dan kovulmaları, hepsine bir travma yaşatmıştı. Kendilerini hürriyet kahramanları olarak görüyorlar; ama kendi başkentlerinde, İstanbul'da bir ayaklanma oluyor ve bu hürriyet kahramanları şehri terk etmek zorunda kalıyorlar. Daha sonra Hareket Ordusu ile tekrar şehri kontrol altına almış olsalar da bu travmanın etkisi geçmiyor. Bu yüzden 1925'teki Şeyh Said İsyanı, 1930'daki Menemen Hadisesi gibi olaylar arasında hep bir devamlılık görüyorlar. Kendi kafalarında bir irtica meselesi oluşuyor.
1950'de Demokrat Parti'nin iktidara gelmesi de aynı devamlılık içinde mi görülüyor?
Belki seçimlerin kendisinde değil fakat Demokrat Parti'nin iktidar yıllarında, 'siz irticaya kapı açıyorsunuz' söylemi ile sürekli bunu vurguluyorlar. Düşünün 31 Mart, Menemen, Şeyh Said olayları yaşanmış. Menderes döneminde olan olaylara o gözlükle bakıyorlar. Ahmet Emin Yalman suikastını da aynı şekilde değerlendiriyor, 'bakın irtica tehlikesi henüz geçmiş değil' diyorlar. Bunların hepsi bugünkü Türkiye'de de rol oynuyor.
Böyle bir tehlike var mı gerçekten Türkiye'de? Özellikle de bugünün Türkiye'sinde?
Ciddi bir irtica tehlikesi yok. Ülke çok değişti. Güçlü bir orta sınıf var. Tabii ufak tefek mürteci gruplar var, Hizbullah var, İBDA-C var; ama bunların toplum içindeki desteği çok zayıf. Sağdan ya da soldan, küçük radikal gruplar her zaman tehlikeli olabilirler; ama bugün Türkiye'de ciddi bir irtica tehlikesi yok. İrtica tehlikesi ne peki? Kemalistlerin gözünde, birkaç mürteci dini kullanarak her şeyi ele geçirecek, halk da çok saf, bunlara kanacak. Yani Kemalistlerin irtica doktrininde iki kavram önemli rol oynuyor. Halkın bilgisizliği ve dini istismar eden küçük gruplar. Tamam, dini kullanmak isteyen küçük gruplar var; ama halk da o kadar saf değil. O zamanlar bile değildi. Kemalistlerin korkusu hep abartılı bir korku oldu.
Korku ile topluma bir nevi şantaj mı yapılmış oluyordu?
Hayır, zaten buna da gerek yok; çünkü ülkede demokrasi yoktu! Sadece kendilerini kandırdılar.
1950'de tam olarak ne yaşandı? Demokrat Parti'nin iktidara gelmesi sembolik açıdan ne anlam ifade ediyordu?
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra elit içi bir tartışma başladı. Demokrat Parti'nin kurulması bu elit içi bölünmenin sonucudur. Burada halkın rolü yok henüz. Ama rejimin çok partili hayata geçmesi için hem yurtiçinde hem de yurtdışından yoğun girişimler var. Recep Peker bu görüşe karşı ama İnönü, tavrını demokrasiden yana koyuyor.
Neden böyle bir şey yapıyor? Seçmese de, 'Neden sen demokrasiye geçmiyorsun?' diye hesap soracak bir güç yoktu o zamanın Türkiye'sinde.
Doğru yoktu, ama İnönü çok zeki ve pragmatist bir adamdı. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından, Amerika'nın önderliğinde yeni bir dünya düzeninin kurulduğunu gördü. Diğer yandan yurtiçindeki gerginliğin de had safhaya geldiğini de fark etmişti. Bir açılım yapılması gerektiğini görüyordu. Ama seçimleri kaybedeceğini hiç aklına bile getirmemişti! Malum, daha sonradan bu seçimler için, 'Bu kadar nankörlük göreceğimizi hiç beklemiyordum!' diyecekti. Bu görüş CHP içinde çok yaygındı... Peki diyelim ki, İnönü, Recep Peker'in tarafını tutmuş olsaydı; 'Demokrasinin vakti henüz gelmedi' deseydi, ne olacaktı? O zaman Türkiye'nin durumu İspanya'nınkine ya da Portekiz'inkine benzeyecekti. Ve bu durum en azından 70'lere kadar devam ederdi. Çünkü bu bir kuşak meselesi. Franco ve Salazar vefat edince, zaten içi çürümüş rejimleri de birden çökmüştü. Arkasında ordunun ve partinin de desteğini almış olan İnönü, Franco gibi mutlak bir diktatör olarak kalmayı tercih edebilirdi. O zaman da Türkiye, Batı bloKu içinde kalsa dahi, NATO'ya giremezdi. Eğer rejim 70'lere kadar devam etseydi, sanırım o zaman, Kemalist rejimin tüm izleri de silinirdi. Şu an Türkiye'de demokrasi var, ama eski Kemalist dönemin ve rejimin önemli unsurları halen ayakta. Ordunun rolü, devletin rolü...
Kemalizm'i şu an Türkiye'de kim temsil ediyor? Sadece ordu mu?
Yok sadece ordu değil. Ordunun yanı sıra bürokrasi ve bir de CHP'ye oy veren kitleler de Kemalizm'i tutuyorlar. Ayrıca MHP'de de var bu düşüncede olan.
CHP sol bir parti mi sizce?
Yok kesinlikle değil.
Peki tarihinde hiç sol parti oldu mu?
Belki Ecevit'in döneminde olmuş diyebiliriz. Özellikle 'ortanın solu' fikrinin olduğu dönemde böyle bir karakter almaya başlamıştı belki. Fakat tabii eskiden beri bir sol parti olduğu söylenemez.
Nasıl bir parti CHP, siz nasıl tanımlıyorsunuz?
Otoriter bir devlet partisi. İdeoloji açısından da sol bir parti sayılamaz. Ne yazık ki Türkiye'de çok ciddi oranda bir sosyal demokrat veya sol liberal seçenek yok.
AK Parti siyasi yelpazenin tüm kesimlerine hitap ediyor gibi...
Yani o da normal değil. AK Parti tabii devletin ve ordunun siyasal rolüne karşı çıktığı için demokratikleşme için bir güç sayılıyor. Ama bence Türkiye'nin demokratikleşmesinde AK Parti'nin rolü çok önemli. Fakat aynı zamanda değerlerine baktığımızda muhafazakâr bir parti olduğunu görürüz. O yüzden kanaatime göre Türkiye'de liberal sol bir partiye çok ihtiyaç var. Ya da merkez sol bir partiye. CHP gibi devlete yaslanmayan fakat gücünü sivil toplumdan alan ilerici bir sol partiye çok ihtiyaç var.
Türkiye'de deniliyor ki bir İslamlaşma tehlikesi yok; ama etkili bir muhalefet olmadığı için AK Parti güçleniyor. Katılıyor musunuz?
Evet, Türkiye'nin İslamlaşma tehlikesini pek görmüyorum. Fakat gelişmiş bir toplumda aynı zamanda gelişen bir orta sınıfın da olması lazım. Dolayısıyla gelişmiş toplumlarda dengenin sağlanması için, muhafazakâr bir partiye karşı ilerici bir sol partinin olması da gerekiyor.
Neden Türkiye'de bahsettiğiniz türden bir parti olmuyor peki?
Yok; çünkü Türkiye'de bazı dengeler kurulmuş değil. Şu anda bir AK Parti ve devlet ikilemi var. Devlet ve ordu halen siyasal sistemde ağır basıyor. Tabii sadece ordu değil, bürokrasiyi de dahil etmek lazım buna. Devletin menfaatini her şeyin üstünde gören bir zihniyet var halen Türkiye'de.
AK Parti'de de var mı bu zihniyet?
Var ama tek farkla. İki seçim zaferinden sonra AK Parti halka güvenmeye başladı. Bu anlamda bir bağlantı var. Bu yüzden yalnız devlete güvenmelerine gerek kalmadı; çünkü kendilerini Menderes dönemindeki gibi milli iradenin sözcüsü gibi görüyorlar.
Siz böyle görüyor musunuz?
Evet. Yalnız, beni biraz rahatsız eden bir şey var. Başka bir Türkiye daha var, liberal, aydın ve ilerici... Milyonlarca kişi bunlar. Eğitim görmüş ve evrensel değerlere inanan. Bunların sözcüsü yok.
AK Parti bunları temsil etmiyor mu?
Yok, çok az temsil ediyor. AKP'nin gizli bir ajandası olduğuna hiç inanmıyorum. Fakat bu partinin ve liderlerinin dünya görüşleri ve değer sistemlerini, mesela bireysellik, kadın hakları ve eşcinsellerin haklarına bakışlarını göz önüne aldığımızda çok muhafazakar olduklarını görüyoruz. Böyle bir partinin yanında daha ilerici bir partinin de siyasal sisteme katılması Türkiye için iyi olurdu. Ama mesela ben Türkiye'de yaşasaydım bu son seçimde AK Parti'ye oyumu verirdim. Çünkü ordunun siyasete karışmasını istemezdim. Abdullah Gül'ün adaylığı esnasında yaşanılan baskıyı hiç de hoş görmedim. Türkiye'nin demokratikleşmesi için en iyi seçenek şu anda AK Parti. Fakat benim durumumda olan bir kişi için bu çok doğal bir şey değil. Çünkü Hollanda'da Hıristiyan Demokratlara veya daha muhafazakar Hıristiyan partilere hiç oy vermedim. Çünkü kendimi ilerici, liberal bir kişi olarak görüyorum. Ama Türkiye'de kime oy vereyim? CHP'ye mi vereyim? Hayır; çünkü devlet partisi. Onların demokratik bir zihniyeti yok. MHP'ye mi vereyim? Vermezdim; çünkü onlar bence ırkçılık boyutlarında aşırı milliyetçi görüşteler. Yani Hollanda'daki aşırı kanadı temsil eden Geert Wilders ve takipçilerine benzetebilirim onları. Bu durumda kendime daha çok uyan başka bir parti olmadığı için, Türkiye'deki tüm arkadaşlarım gibi oyumu AK Parti'ye verirdim. Ama bu seçeneksizlik aslında çok ciddi bir sorun Türkiye için. Bu da görülmeli.
Peki siz Türkiye'de bir darbe tehlikesi görüyor musunuz?
Emin olamıyoruz tabii ama pek sanmıyorum. Ordu, darbeleri şimdiye değin hep arkasında bir destek varken yaptı. Mesela 28 Şubat'ta olduğu gibi. Orada ordu tek başına faaliyet göstermedi. İlk önce medya ile, sivil toplum örgütleriyle, sendikalarla, işverenlerle, baroyla güçlü bir koalisyon kuruldu. Ve ordu bunların sözcülüğünü yaptı. Ama bu koalisyonu şimdi görmüyorum. Geçen yaz, yani Gül'ün cumhurbaşkanlığı adaylığı ile ilgili tartışmalarda ordunun destek bulamadığını gördük.
Ordu toplumsal desteğini kaybetti diyebilir miyiz?
Yani bir kimlik olarak değil tabii. Türk toplumu halen orduyu en saygın kurumlardan biri olarak görüyor. Fakat toplumsal ajandası ve siyasal rolü için toplumdaki desteği çok azaldı. Tabii hâlâ bir darbeyi destekleyecek insanlar var. Birçok olumsuz ihtimalin birleşmesi durumunda darbe olabilir. Mesela AB'nin müzakereleri durdurduğunu, Türkiye'nin finans krizine girdiğini, PKK'nın saldırılarını artırdığını veya Ankara'da şoke edici bazı olayların yaşandığını düşünelim, o zaman belki darbe olabilir.
Bu söylediklerinizden iki tanesi şu anda gündemde. AB ile ilişkiler çok iyi değil, PKK yine gündemde...
Hayır, AB ile müzakereler belki yavaş gidiyor; ama durmuş değil.
AB ile ilişkilerdeki bu yavaşlama hangi kesimden kaynaklanıyor? AK Parti'den mi yoksa AB'den mi?
AB'den kaynaklanıyor hiç şüphesiz. Evet Türkiye'de AB üyeliğine karşı çıkanların gücü artıyor; fakat o şu anda bir sorun değil. AB ülkelerinin iç politikaları ciddi bir sorun. Şimdi süreci zor kılan faktör bu. Sarkozy'nin başını çektiği bir kadro ile birçok Avrupa ülkesinde Türkiye'den biraz uzak durma eğilimi var.
Türkiye karşıtlığında etkili olan nedir sizce? Mesela Türkiye'nin bir İslam ülkesi olması bunda çok büyük bir rol oynuyor mu?
İslam faktörü çok önemli. 11 Eylül saldırılarından bu yana İslam korkusu çok yayıldı. İnsanlar İslam'ı tek bir parça olarak görüyorlar. Terör olaylarının daha çok Arap merkezli olduğunu pek bilmiyorlar. Yani onların gözünde İslam, İslam'dır. Afganistan'daki bir intihar bombacısıyla Türkiye'deki bir Müslüman arasında bağlantı kuruyor insanlar. O yüzden bu İslam korkusu Türkiye için sorunlar oluşturuyor. Türkler ile Araplar arasındaki farkı bilen Hollandalıların bile sayısı çok az. Türklerin Arapça konuştuğunu düşünüyorlar. Ya da mesela Türkiye'de şeriat idaresi olduğunu düşünen kişilerin oranı az değil. O tür önyargılar çok var. İslam faktörünün yanı sıra göç faktörü de AB ile ilişkilerde etkili. Bunun yanı sıra daha genel bir rahatsızlık ise küreselleşmeye bağlı. İnsanlar artık kendi kaderlerinin sahipleri olmadığını düşünüyorlar. Türkiye'nin üyeliğinin empoze edilmesine direniyorlar.
Siz gerçekten Türkiye'nin tam üye olacağına inanıyor musunuz?
Evet inanıyorum. Çünkü Türkiye'nin üyeliği sadece kendisi için değil Avrupa Birliği için de çok önemli.
Köprü meselesinden dolayı mı?
Yani bir tek ondan değil. Avrupa o bölgede, yani hem Ortadoğu'da hem de Orta Asya'da etkili olmak istiyorsa, Türkiye'nin üyeliği kendisine büyük avantajlar sağlar. Kullandığımız enerji kaynaklarının yüzde 70'i o bölgelerde. Kafkas ve Hazar Denizi giderek daha önemli hale geliyor. Enerji meselesi çok önemli. Bunun yanı sıra en büyük tehlikeler o bölgelerden kaynaklanıyor. El Kaide gibi akımlar, Ortadoğu veya Güney Asya merkezli. Yani Avrupa için orada bir rol oynamak elzem. İleride bütün bunları Amerikalılara bırakamayacağız. Mümkün değil. Çünkü hem Amerika zayıfladığı için bütün bunları tek başına yapamaz hem de Avrupa ve Amerika arasında bir yol ayrımı söz konusu olabilir. Petrol fiyatlarının yüzde yüz arttığını varsayalım, enerji kaynakları ne kadar önemli hale gelir. Avrupa'nın, kendi geleceğini düşünmesi lazım. O bölgedeki etkinliği ise ancak Türkiye ile beraber yapabilir. O yüzden tam üyelik iki taraf açısından da çok önemli.
Peki o bahsettiğiniz yol ayrımında Türkiye, Amerika'yı bırakıp AB'nin yanında yer alır mı sizce?
Ancak Türkiye tam üye olduğu zaman bu sorunun cevabını bilebiliriz. O zaman Türkiye AB'nin içinde olacak. Avrupa'nın ve Amerika'nın menfaatleri hep aynı kalmayacak.
Erik-Jan Zürcher - Türkolog
7 Temmuz 2001 Cumartesi
Jakobenliğin sonu
40 yıl paylaşılan, taşınan ve temsil edilen bir idealin artık paylaşılamaz ve temsil edilemez oluşu ve terk edilmesi... Ve terk edildiğinin, edilmesi gerekliliğinin de cümle âleme duyurulması... Bu bir kişisel hikâye aslında...
Kişisel bir hikâye ama kişinin terk ettiği şey, ilan ettiği dönüşüm ve yaptığı çağrı diğer insanları, toplumu hatta devleti çok yakından ilgilendiriyor. Hatta, problem olarak ileri sürülen şey, entellektüel ve siyasi gündemimizin ana sorunlarından biri ve üstelik bu hikayeyi yaşaşayan tek bir kişi değil...
Prof Dr. Niyazi Öktem... Galatasaray Lisesi'ni bitirdi, Galatasay Üniversitesi'nin kurucularından ve 40 yıl boyunca bu camianın içinde yer aldı. Fakat son yıllarda bu yeknesak ilişki bozuldu, 3040 yıllık arkadaşlarıyla fikir ayrılıklarından doğan tartışmalar başgösterdi, başka sebeplerle de olsa artık Bilgi Üniversitesi'nde ders veriyor. Ve "J. J. Rousseau'dan John Lock' a geçelim" şeklinde bir öneri getirerek vardığı noktaya çağırıyor düşünenleri; "Eğer demokratik bir hayata geçmek istiyorsak Rousseau'nun fikri alt yapısını oluşturduğu, benim de içinden çıkıp geldiğim jakoben Fransız ekolünün terk edilmesi gerekir, başka şansımız yok" diyor. Galatasaray Lisesi'nin de önemli bir yer tuttuğu bu kişisel öyküyü deşmeye çalıştık ve ortaya AB eşiğinde olan Türkiye'nin hikâyesi çıktı.
"Biz 1956'da Galatasaray Lisesi'nin sıralarında başladık ve Fransız kültürüyle yetiştik. Fransız kültürünü değişik boyutlarıyla bize Fransız hocalar verdi. Hıristiyan boyutu da vardı işin içerisinde. Onun dışında Fransız devriminin mimarları olan yani laik cumhuriyetçi, özgürlükçü düşünürleri bize okuttular. Son sınıfta özellikle J.J. Rousseau üzerinde çok durulmuştu, gençliğimizin 'ilahıydı' Rousseau... İlk baktığımızda J.J. Rousseau gerçekten insanları özgürlüğe çağıran bir felsefenin düşünürü olarak karşımıza geliyor. Öte yandan bakıyoruz ki düşünce tarzı özellikle uygulamaları otoriter siyasete bir hayli zemin oluşturuyor. Bu da ister istemez jakobenliğe yol açıyor." Rousseau'cu düşüncenin ve Fransa ekolünün jakobenliğe, daha başka bir bakışla totaliter baskıcı bir yönetime yol açıyor olmasının bizimle ne ilgisi olabilir? "Fransız devrimi, Türkiye'yi etkilemişti ve Türkiye'yi etkilerken, Fransız devriminin hem düşünsel kurumları, hem de belli ölçüde siyasi kurumları Türkiye Cumhuriyeti'ne girmişti."
Tartışma pratik yansımalarını fazlasıyla yaşadığımız, daha çok 'teorik' temelde devam eden bir tartışma. Bireytoplumdevlet ilişkileri üzerine oluşturulan paradigmaların hangisinin çekim alanına girilirse, sosyal ve siyasi alan da öyle şekilleniyor. Yerel kültürün siyasete verdiği yön bir tarafa, "Aydınlanma"yla beraber gelen siyasi yönetim anlayışları hayatımızı derinden etkiliyor.
Totaliter demokrat geleneği
Aydınlanmanın dünyaya armağan ettiği iki ekol var; birincisi Rousseau'nun öncülünüğünü yaptığı ve Fransa'yla özdeşleştirilen Fransa ekolü, ikincisi John Lock'un fikir babalığını yaptığı ve İngiltere ile birlikte anılan bugün Amerika'yla özdeşleşen AngloSakson ekol. Birincisi sosyalist, diğeri ise liberal karakterli. Birincisinin devletçi, toplumcu özelliği var; "Halka rağmen halkçılık" bu ekol için söylenmiş. Prof. Dr. Ahmet Arslan'ın deyimiyle "Rousseau'nun temsil ettiğine aslında totaliter demokrasi geleneği, ya da demokratik totalitarizm; Lock'un temsil ettiğine de liberal demokrasi demek mümkün." Birincisinde birey olarak insanın yaşamı toplumun genel iradesinin ne dediğine ve devletin nasıl uygun gördüğüne bağlı iken ikincisinde birey sistemin merkezinde yer alıyor. Lock'a göre, devletin korumakla sorumlu olduğu bireyin mutlak ve temel bazı hakları var; din ve vicdan hürriyeti, ifade hürriyeti ve mülkiyet hakları... Bu ekolde, Öktem'in ifadesiyle birey sadece cezalandırma hakkını devlete devreder. Ahmet Arslan da benzer bir şeyi söylüyor: "Lock'a göre devlet ancak doğuştan itibaren geçerli devredilemez temel haklarını korumak görevini üstlenir". Bu aynı zamanda devlete biçilen rölü gösteriyor; devlet yargılama, dış ve iç güvenlik işlevleri yüklenmekle yetinmelidir. Toplumsal hayat bireyin, sivil toplululukların belirleyeceği bir alandır.
Tanrı iradesi yerine 'genel irade'
Rousseau'da Lock'tan farklı olarak hakkın, hukukun, herşeyin kaynağı toplum. "Tanrı'nın sözü halkın sözü. " Söz, Rousseau'ya ait. "Rousseau'da deyim yerindeyse bir teokratik devlette Tanrı'nın sesi Tanrı'nın iradesi hakimken, burada Tanrı'nın iradesi yerine 'genel irade' geçiyor" diyor Ahmet Arslan. Bu bölünmez, yanılmaz ve sınırlanamaz bir genel iradedir. Öktem'e göre her iki iradenin yönetilen insana göre konumu ve işlevi aynıdır. Peki genel irade'yi kim belirliyor? " Rousseau'nun ortaya koyduğu genel irade amiyane tabirle ne idüğü belirsiz bir irade. Nedir bu genel irade? Buna kim karar veriyor? Buna karar veren bir kısım aydınlar. Jakobenlik de burada ortaya çıkıyor; aydınlar karar verirken farkına varmışlarsa halk bu görüşte değil, o zaman halk zaten cahil, bir şeyden anlamaz, biz onların mefaatini yani "genel irade" nin menfaatini düşünüyoruz, o zaman biz onlara rağmen karar alabiliriz psikozu içerisine giriyorlar. Halka rağmen halkçılıktır bunun adı, zaten buna jakobenizm diyoruz" diyor Öktem. Öktem'e göre Rousseau'nun ilk anda özgürlükçü gelen teorisi pratikte totaliter hatta jakoben sonuçlar doğuruyor.
Jokobenler, Fransa devrimini "korumak" için sertlik yanlısı olan, "devrim elden gidiyor" diyerek kan dökmekten çekinmeyen taraftarlara verilen ad. Mehmet Ali Kılıçbay'a göre jakobenlik, çok saygıdeğer ve soylu bir hareket ve tepeden inmeci hareketlerin tümüne jakoben demek de yanlış. Kılıçbay, Galatasaraylı ve Fransız paradigmasını savunuyor. Dolayısıyla Kılıçbay'ın Rousseau ve Lock görüşü farklı. Lock'un mülkiyeti temel hak olarak nitelemesinin toplumsal eşitsizliğe zemin hazırladığını söylüyor. Rousseau ise herkesi 'yurttaş' sıfatıyla eşit konumlandırmıştır fakat eşit olamayacağını da itiraf etmiştir. Kılıçbay'a göre Rousseau'yu faşizm kökeninde değil sosyalizm kökeninde aramak lazımdır. Kılıçbay, "genel irade" kavramının daha çok akılla ilgili soyut bir kavram olduğunu, pratik sonuçların jakoben ya da despotik iradelerden çıkmış olmasını gündelik siyasetin bir sonucu olarak yorumlamak gerektiğini söylüyor.
Fransa demokratikleşti biz
Fransız kaldık
Fransa'da Cumhuriyet 5 kez gitti 5 kez geldi, bu arada çok kan döküldü, laiklerlerle din adamları arasında kanlı savaşlar oldu, Kılıçbay'ın jakoben demeyi yanlış bulduğu totaliter rejimler oluştu. Fransız devrimiyle beraber 'çatışma' kültürü üzerinden siyasetin yürütüldüğü Fransa, 2. Dünya Savaşı sonrası totaliter, pozitivist, kurgulayıcı rastyonalist yapıdan sıyrılarak "demokratikleşiyor". Yani Fransa, katı ve sert modernleşmesini değiştirip, postmodernizm ve benzeri adlar verdikleri yeni siyaset felsefesiyle AngloSakson ekole oldukça yakınlaşıyor. Niyazi Öktem, "AB'nin John Lock'çu çizgide olduğunu düşünüyorum" diyor. " Apaçık bir şekilde AB'nin genel felsefesinde bireyin bir amaç olması, devletin bireyin esenliği için mevcut bir kurum olduğu zihniyeti hakim" . Ömer Çaha'ya göre 19. yy. demokrasisine göre çoğunluğun hakları önemliyken 20. yüzyılın ikinci yarısında artık azınlıkların hakları da ön plana çıkmaya başladı. "Bütün başına post gelen postmodernizm, postyapısalcı kavramlar genellikle Fransız kaynaklı. Onun temelinde aslında bu kurgulayıcı rasyonalizm, totaliter, katı ve idealist modernleşme anlayışına bir reaksiyon olması yatıyor. " Fransa, azınlıkta kalsalar da içinde jakobenleri barındıran demokratik bir ülke, bazılarına göre Avrupa'nın en özgür ülkesi. Zaten Türkiye açısından sorun da burada başlıyor; ana vatanında dahi uygulama alanı bulamayan jakoben, totaliter demokrat, hatta "militan demokrat" Rousseau'cu siyasi ekol, ülkemizde devlet idaresinin ana karakterini oluşturuyor ve son günlerde de özellikle "sol" dan bir hayli taraftar topluyor.
Niyazi Öktem, bir toplantıda bir ara dışişleri bakanlığı yapan meşhur anayasa profesörü ile karşılaştığında sohbet arasında "Jakobenlik nereye kadar?" diye sormuş; "Gittiği yere kadar" cevabını almış. Jokebenliğin gittiği yer tartışılır ama Türkiye'nin bugüne nasıl geldiğine bakabiliriz. Yani Türkiye, Fransız ekolüyle nasıl tanıştı, niye daha özgürlükçü bir ekolle tanışmadı? Ya da 1950'lerde demokratik dönüşümünü niye tamamlayamadı?
Fransa jakobenliği ihraç etti
Siyaset bilimci Çaha'ya göre Osmanlı'nın dolayısıyla Türkiye'nin modernleşme geleneği Çin ve Japonya'da olduğu gibi merkezinde Fransa'nın bulunduğu kıta Avrupa'sıyla başlıyor. Buraya önce askeri öğrenciler, sonra entellektüel birikimi sağlamak için öğrenciler gönderiyor. Fakat bu tek taraflı bir talep değil. "Jakobenler, aynı zamanda insanların kurtuluşu olarak Fransız Devrimi'ni telkin etmişlerdir, onu bir paradigma olarak hatta bir din olarak bütün dünyada yaymaya çalışmışlardır. Fransa, kendisine bir misyon yüklüyor. Jakoben tarzda gelişen o modern değerleri bütün dünyaya yaymaya çalışıyor ve en önemli çekim alanı Balkanlar yani Balkanlar'ı sınırları içerisinde bulunduran Osmanlı." İttihatçılar'ın ilham kaynağı Fransa, kâbesi de Paris'tir.
Devrim için...
Cumhuriyet kurulduğunda model ulus devlettir. Prof. Dr. Ahmet Arslan'a göre bizim Fransızlara karşı özel bir aşkımız yok. "19. yy.da Batıya karşı yönelmemiz vardı. 20. yy.a geldiğimizde, milli devlet yarattığımızda, milli devletlerle ilgili en iyi proje Fransızlarındı. Fransa bize benziyordu. Fransa da o kilisenin elinden iktidarı çekmiş almış eh! Biz de, olmayan bir kilisenin elinden iktidarı söküp almıştık. Biz bir ulus yaratmak istiyorduk, yaratacağımız ulusa ilişkin en iyi ideolojik aygıt en iyi Fransa'ydı." Ömer Çaha'ya göre, 192429 arasında uygulanan politikalara bakıldığında hem Fransa'nın hem de AngloSakson İngiltere'sinin referans kabul edildiği görülüyor. "İzmir İktisat Kongresi tamamen liberal bir kongredir. Atatürk açısından şöyle bir paradoks vardı; bir taraftan aslında İngiliz tarzı bir şey oluşturmak istiyorsunuz, ama bir taraftan devrim yapıyorsunuz. Dolayısıyla o devrim geleneğini besleyen bir siyasal kültüre dayanmanız gerekiyor. İngiliz siyasal kültürü bir devrim geleneğinden gelmiyordu, devrimi besleyecek bir yapıya sahip değildi. Çünkü doğal düzeni savunuyor, devrimi değil sosyal evrimi savunuyordu." Mehmet Ali Kılıçbay, Türkiye'nin Fransız ekolünü benimsemesini, Atatürk'ün Rousseau'ya olan ilgisiyle ilişkilendiriyor. "Fransız ihtilalinin yansıması Mustafa Kemal hareketi içinde çok yüksek. Mustafa Kemal, Rousseau'dan çok etkilenmiş. Okuduğu kitaplara, altını çizdiği satırlara, çeşitli demeçlerindeki ifadelere, davranış kalıplarına, Türkiye'ye getirmek istediği modele baktığımız zaman Rousseau'nun etkisi çok açık bir şekilde görülüyor." Ve tabii 1929'da çıkan ekonomik kriz, Almanya'yla beraber yükselen milliyetçilik dalgaları Türkiye'yi de etkilemektedir; dünyada revaçta olan şey devletçilik ve milliyetçilikti.
1950'den sonra...
Türkiye, değişen dünya konjonktürü ile birlikte Marshal yardımıyla gelen Truman doktrinleriyle tanışıyor ve "demokratikleşiyor". Fakat bu öyle bir demokratikleşme ki, 1954 seçimlerinde meclisin yüzde 80'ine sahip olan Demokrat Parti' devleti yönetemiyor. Ve bu, sonraki elli yıl boyunca böyle olacaktı. "Bizde şöyle bir yapılanma meydana geldi; bir tarafta seçilmişlerin hükmettiği, değerleri onlar tarafından oluşturulan siyasal alan, bir de onların giremediği, ancak zinde güçler dediğimiz atanmışların, özellikle askeri ve sivil bürokratların girebildiği ve müdahale edebildiği bir devlet alanı oluştu. Bazıları derin devlet diyor ben de 'mahrem kamusal alan' diyorum. Yani, devlet, siyasal alanla bütünleşemedi. Sayasetçilerin iradesi belli bir noktaya kadardı" diyor Ömer Çaha.
Türkiye'de en büyük değişim Özal döneminde yaşandı. Ömer Çaha'nın deyimiyle 'libero muhafazakârlık' başladı bu dönemde. Özal, dünyada hali hazırda geçerli değerleri Türkiye'ye yansıtmaya çalıştı. Elbette, jakoben ekolle karşılaşmaması da mümkün değildi, karşılaştı ve mücadele etti. Özal'dan sonra siyaset "mahrem" alana daha çok kaydı. 80'li yıllardaki sağsol ayrımı ifadesi 90'lı yılların ikinci yarısından sonra özgürlükçüjakoben, devletçibireyci şeklinde tasniflenmeye başlandı. Solcuların da jakobenleri, demokratları var, sağ kesimin de jakobenleri demokratları vardı. Son tahlilde, sağ jakoben ile sol jakoben demokrat sağcı, demokrat solcu, demokrat İslamcı bir kişi için herhangi bir farklılık arz etmiyor; yani biri diğerine tercih edilmiyor.
Niyazi Öktem, her devrimin jakoben bir karakter arzettiğini ve bunun anlaşılabilir olduğunu fakat ilanihaye uzatmayı anlamadığını, ülkenin bir an özgürlükçü siyasi anlayışa geçmesi gerektiğini söylüyor. Mehmet Ali Kılıçbay ise 1950'de bir karşıdevrimle yarıda bırakıldığına inandığı "Cumhuriyet'in inşası"nın bazı 'zapturapt'lara başvurmak gerekse bile tamamlanması gerektiğini savunuyor. Ahmet Arslan, "Sen Batı'ya giriyorsan, modernleşmenin içinde yer almak istiyorsan artık yekpare, dokunulmaz, vazgeçilmez, devredilmez birey haklarına duyarsız, sivil topuluma yer vermeyen, sivil din yerine devlete dayalı din yaratmaya çalışan projelerin geçerli olmasına imkan yoktur. Yani Fransa'nın da dahil olmuş olduğu Batı'nın genel trendinin içine gireceğiz ya da girmeyeceğiz" diyor.
Mehmet Ali Kılıçbay'ın Niyazi Öktem'le arkadaşlığı Galatasaray Lisesi sıralarında başlıyor. Niyazi Öktem'in yaşadığı fikir dönüşümü yakın arkadaşları Mehmet Ali Kılıçbay ve yine bir Galatasaraylı olan Turhan Ilgaz tarafından eleştiriyle karşılanıyor. Her iki taraf neyi dile getirdiklerini ve sonuçlarını çok iyi biliyorlar. Mehmet Ali Kılıçbay'a uzun yıllardır arkadaşlığını sürdürdüğü Niyazi Öktem'deki değişikliği sorduğumuzda iki kelime sarfediyor; "Liberal bakış." Niyazi Öktem, Fransız ekolün ülkemizdeki temsilcileri için "Galatasaray kültüründen gelenlerin çoğu jakoben hâlâ.." demekten çekinmiyor.
Mümtaz Soysal ve Coşkun Kırca çizgisi hakim...
Bugünkü Galatasaray Lisesi kültürünü ve misyonunu nasıl tanımlayabiliriz? Bu soruyu yönelttiğimiz Galatasaray Lisesi mezunu ve şimdilerde Galatasaray Üniversitesi'ne devam eden Mehmet Karlı hiç düşünmeden net bir cevap veriyor: 'Bir kere Fransa'daki gibi sert bir laiklik taraftarı, jakoben milliyetçi, Atatürkçü bir kültür karışımı'. Şuurlu bir Galatasaraylı olduğunu ve okulun kendisine verdiği kimliği kabul ettiğini belirten Karlı, içlerinden çok farklı görüşlerde insanların çıkabildiğini ancak ana çizginin Mümtaz Soysal ve Coşkun Kırca gibi hem jakoben hem de milliyetçi kişiler tarafından temsil edildiğini savunuyor. Ancak okulun bir değişim ve liberalleşme eğiliminin varolduğunu da fark ediyor. Fransa kültürünün okuldaki tesirlerinin sürdüğünü ancak Amerikan tarzı serbest düşüncenin gittikçe öğrenciler üzerinde ağırlık kazandığını anlatıyor Mehmet Karlı: "Ben liseden mezun olalı iki sene oldu ama yeni öğrencileri ben bile tanıyamıyorum, bize göre daha liberaller".
Aslında Karlı'nın söyledikleri Niyazi Öktem'in yazdıkları ve söyledikleriyle çok iyi örtüşüyor, Türkiye'nin toplumsal talepleri farklılaşıyor, gençleri değişiyor, statükodan yana olanlar direniyor. Öktem'in Karizma dergisinde kaleme aldığı yazısına ilk tepki, yakın arkadaşı Turan Ilgaz'ın 14 sayfalık cevabi yazısıyla geldi. Ve bu tartışma hem kişisel bazda hem Türkiye bazında daha çok yer alacak gibi gözüküyor.
Prof. Dr. Niyazi Öktem
"Demokratız diyorlar ama aslında jakobenler"
Kurtuluş savaşı verdik, ihtilaller yaşadık hâlâ Rousseau okumamızın sebebi nedir?
Rousseau şu an gerekli mi? Bunu savunanlar var; açıkça da bunu söylüyorlar. Dışişleri bakanlığı yapmış bir profesöre jakobenlik nereye kadar diye sorduğumda "Gittiği yere kadar" cevabını aldım. Ben diyorum ki aradan bunca zaman geçtikten sonra bu toplum sözleşmesi varsayımını, toplumsal anlaşma kavramını, artık AngloSakson paralelinde ele almamız lazım.
Fransız ekolünün kalesi Galatarasay Lisesi ve Üniversitesi'nden gelen bir kişi olarak sizi Fransız ekolünden AnkgloSakson ekole geçmeye iten şey nedir?
Birincisi Türkiye'deki yaşamım ve ihtilaller, ondan sonra aydınların çektiği sıkıntılar. Gerek sağ gerekse sol aydının çekmiş olduğu sıkıntılar. Bir başka unsur Avrupa Topluluğu'na geçiş süreci. Avrupa Topluluğu da bir parça John Lock'çu oldu gibi geliyor bana.
Türkiye'de de bir değişim var. Sizinle hemfikir hatırı sayılır bir aydın topluluğu olduğu da görülüyor.
Tipik John Lock'çu örnek rahmetli Turgut Özal'dı. Devletin sadece cezalandırma yetkisi olsun derdi. Bugün Liberal Düşünce Topluluğu da aynı görüşü savunuyor.
Eskinin solcusu totaliter oldu
Sol...
Sol kesimin içerisinde henüz keskin bir şekilde ayrılıklar yok gibi. DSP'yi düşünelim. Kuruluş döneminde hasbelkader ben de bulundum. İlk kurulduğunda piyasa ekonomisi ağırlıklı bir program yapıldığında, tereddütlü olan birkaç kişi hariç karşı ses çıkmadı. Din olayına bakışta, klasik CHP yaklaşımının, jakoben yaklaşımın yanlışlığını ortaya attığımızda Bülent Ecevit hakikaten can u gönülden benimsemişti. Ve biliyoruz ki DSP'nin din karşısındaki tutumu ve tavrı klasik CHP tavrından çok farklıydı... Öbür taraftan eskinin solcusu, Maocusu olan pek çok kişi bugün devletçi, otoriter, totaliter oldu. Bugünkü Aydınlık grubu gibi. CHP'de dikkat ederseniz Deniz Baykal'ın Anadolu Müslümanlığına yönelişi olayına izin verilmedi.
Sol aydınlar Türkiye'deki bu değişimi algılamıyorlar mı?
Yani, o kadar işin farkında olduklarını zannetmiyorum. Biz teorisyen olduğumuz için bunu koyuyoruz ortaya. J.J. Rousseau'yu bu kadar ayrıntılı yorumladıklarını zannetmiyorum.
Galatasay kültürü jakoben
Peki Fransız ekolünün kalesi olan Galasaray camiasında nasıl bir tartışma var bu konuda?.
Şunu diyebilirim Galatasaray kültüründen gelenlerin çoğu jakoben hâlâ. Yani Rousseau'cu hâlâ. Ve onlar için AngloSakson düşünceye meyletmek bir boşluk.
Bu nereden kaynaklanıyor?
Zihin konformizmi, gelenek konformizmi, ne derseniz deyin. Ama gençlerde bu yok. Galatasaray Üniversitesi'nde bu görüşleri ortaya attığımda karşılaştığım manzara şuydu; Niyazi hoştur falan filan ama biraz demokrasi manyağıdır. İkinci sebep radikal İslamdan ürkme...
Bu abartılmıyor mu?
Bunların görüşü o. O düşünceye yandaş olanların büyük bir kısmı 12 Mart döneminde çok büyük sıkıntı çekmişlerdi. O dönemin felsefesi şuydu; hiç bir demokrasi kendisini reddetmeyi hedefleyen siyasi düşüncelere yer vermez. Bunu özellikle komünizmle mücadele dernekleri kullanıyorlardı. O dönemin solcuları bundan da çok rahatsız oluyorlardı. 'Ne demek, demokraside her türlü düşüncenin özgürlüğü vardır' diyorlardı. 90'lardan sonra iş tam tersine döndü. Şimdi o solcular düşünce özgürlüğü hoş ama demokrasiyi tehdit eden düşüncelere hayat hakkı tanınmasın diyorlar. İşte "militan demokrasi" dedikleri şey. Kendileri halbuki bu sıkıntıyı çekti. Çünkü o dönemde sosyal demokratlar solun her fraksiyonuyla aynı kefeye konuyordu, dolayısıyla sosyal demokratlar çok sıkıntı çektiler. Şimdi de Fethullah Gülen'le Hizbullah aynı kefeye konuyor. Yanlış.
Siz Galatasaray Üniversitesi'nde nerede duruyordunuz?
Herkes biliyordu benim jakoben olmadığımı. Bundan da hiç rahatsızlık çekmedim. Hatta çok iyi ilişkide olduğum bir kişi de Coşkun Kırca'dır. Devamlı hoşgörüyle karşılanmışımdır.
Bir insan elbette jakoben olabilir. Ama bir insanın demokratım dediği halde katıksız jakoben olmasına ne diyorsunuz?
Benim kavgalarım, makalemde bahsettiğim iki yakın arkadaşımla olan kavgalarım öyle zaten. Hatta verdiğim örnek, demin ismini zikrettiğim Coşkun Kırca'dır. Çok saygı duyarım, elli yıldır tanırım, elli yıldır da jakobendir. Ve bunu söyler. Beni üzen husus kendini demokrat zannedenlerin, demokrat olmayışı, aslında jakoben oluşu ve bunu kabullenmeyişleri.
Peki içinde bulundukları durumun farkındalar mı?
Ne bileyim? Keskin kavgalarım olmuştur. Küskünlüğe kadar giden kavgalarım var. Sen demokrat değilsin dediğimde hazmedemiyorlar.
Rousseau'dan John Lock'a geçelim derken sistem değişikliği öneriyorsunuz. Doğru mu algılıyorum?
Evet. Ama benim daha ziyade ağırlıklı olarak üzerinde durmak istediğim nokta şu; gelin biraz bunun üst yapısını oluşturalım, görün artık AngloSakson sisteminin özgürlükçülüğünü, demokrasisini.. Dayanmış olduğu siyaset felsefesine girelim. Benim önerim bu. Hukuki değişiklik, devletin yapısındaki değişiklik, onlar beni aşar.
Prof.Dr. Mehmet Ali Kılıçbay
"Jakobenlik saygıdeğer bir harekettir"
Öncelikle, Niyazi Öktem'in yazısıyla ilgili değerlendirmeniz nedir?
Liberal bakış, bu kadar.
Rousseau'nun Fransız düşüncesini temellendirdiğini düşünüyor musunuz?
Rousseau bir Fransız düşünürüdür ama Fransız düşüncesini temellendirmemiştir. Fransız düşüncesi o kadar geniş, o kadar dallı budaklı bir düşüncedir ki kökünde bir tek düşünür bulmak son derece yanlıştır, eksiktir, saptırıcıdır. Üstelik Fransız düşüncesi tek yönlü de değildir. Çok çeşitli bakış açıları vardır; idealist, materyalist, Marksist, egzistansiyalist...
Fransa'da oluşan siyasi yönetim anlayışının jakoben olduğunu düşünüyor musunuz?
Hayır düşünmüyorum. Fransız, AngloSokson zıtlığı konulmak isteniyor anlaşılan.
Zaten yazının konusu buydu?
Bu son derece yanlış. AngloSaksonların ne derece demokrat olduğu son derece tartışmalı. Ben bu tartışmayı AngloSaksonlar cephesinden kabul etmek istiyorum. Mesela modern demokrasinin beşiği sayılan İngiltere'nin sömürgelerde uyguladığı sistemi görelim. Demokrasi sadece ari ırktan olanlar içinse olabilir. Ama bütün insanlık içinse İngilizler hiç demokrat değiller. Mesela Engels ünlü kitabı İngiltere'de İşçi Sınıfının Durumu'nda, İngiltere'de iki ayrı millet yaşıyor diyor. Buna karşılık Fransız sistemi bütün yurttaşları eşit saymaktadır...
Türkiye'nin 1950'deki demokratik hayata geçişiyle ilgili de farklı düşünüyorsunuz galiba...
1950, sadece aydın, sivil ve askeri bürokrattan oluşan azınlık yönetimine karşı bir köylü karşı darbesidir. Ondan sonra zaten Fransız bakış açısı, Fransız siyasi refleksleri Türkiye'nin gündeminden tamamen uzaklaşmıştır. Bir 3. Dünya tipi politikanın içine girilmiştir.
Fakat şöyle bir durum da var; hangi siyasi parti gelirse gelsin kendi programını uygulama şansı oldukça az. Derin devlet vs...
Buna hem katılıyorum hem katılmıyorum. Derin devlet var. Derin devletten daha önemlisi bu partiler bu programlarını uygulama arzusuna sahip değiller.
Şöyle bir görüş var; jakobenlik devrime yakışır. Devrim olduğunda jakobenlik kaçınılmazdır. Fakat ilanihaye bunu devam ettirmenin anlamı yoktur.
Türkiye'deki 28 Şubat, 12 Mart gibi hareketlerin jakoben olarak adlandırılmasını jakobenliğe hakaret olarak görürüm. Çünkü jakobenlik saygıdeğer bir harekettir. Ben her zaman jakobenliğin arkasında dururum. Fransız Devriminin jakobenliğinin arkasında dururum. Fakat Türkiye'de jakobenlik diye ifade edilen hiç bir şeyin arkasında durmam. Yani Türkiye'deki darbecilere jakoben demek jokobenliğe hakarettir, ayıptır. Bunlar darbecidir. Çok iyi ayırmak lazım.
Darbeciler jakoben değil
Nasıl ayırabiliriz?
Jakobenler devrimi yapan adamlardır. Devrim elden gitmesin diye sertliğe başvuranlardır. Burada hataları olmuş olabilir. Bunu tartışmıyorum. Ama gerek 12 Mart'takiler, gerek 12 Eylül'dekiler, gerek 28 Şubat'ta devrimi yapan adamlar jakoben değillerdir. Devletin içindeki konumlarından yararlanarak darbe yapanlardır. Onun için bunlara kesinlikle jokoben sıfatını layık görmüyorum.
Ama onlar kendilerini layık görebilirler...
Olabilir, beni ilgilendirmez. Terim, onlara teşmil edilemiyecek kadar saygıdeğer bir terimdir. Yani onlarla ilgisi yoktur. Onlar darbeci. Onlar müesses nizamı değiştirmeye kalkıyorlar.
Niyazi Öktem, 12 Mart'ta sosyal demokrat olan solcuların militan solcularla aynı kefeye konduğunu, demokrasiyi korumak adı altında onlara işkence yapıldığını, fakat o gün bu durumdan demokrat oldukları için jakobenleştiklerini ve bunu anlamakta zorlandığını söylüyor...
Jakoben lafını kabul etmiyorum. Ama sertlik yanlısı olanlar var tabii. Yani kendi iradelerini toplumun tümüne dayatmak isteyenler Türkiye'de kahir ekseriyeti meydana getiriyorlar. Her cephede böyle. Sağcısı da öyle solcusu da öyle. Bütün bunlar jakoben makoben değil. Jakobenlik soylu bir laftır. Siyasi hataları olmuştur. Fransa'yı kana bulamışlardır ama soyludur.
Ben daha çok siyasetçiyi kastetmiyorum. Türkiye'yi yönetenin siyasetçiler olmadığı konusunda genel bir inanç var. Ben şunu soruyorum, sivil ve askeri bürokrasinin tavrını doğru buluyor musunuz?
Hayır bulmuyorum. Burnu havada bir tavırları var. Ama bunun altı deşilmeye muhtaç. Yani yönetilenlerden de demokratik bir talep gelmiyor. Türkiye'de demokratik bir zemin yok derken bunu kastediyorum.
Cumhuriyeti inşa edelim
Ben Niyazi Bey'e "Türkiye nereye gider?" dedim, "Liberal demokrasiye gider" dedi. Aynı soruyu size yöneltsem..
Valla şu anda demokrasiyi konuşacak durumda değil. Şu anda Cumhuriyet'i inşa etmeyi konuşmak lazım. Yani Cumhuriyet 1950'lere kadar inşa sürecindeydi. 46 hatta 36'lara kadar. Ondan sonra bu durakladı.
Yani yarım kalmış bir inşayı devam ettirmeli midir diyorsunuz?
Evet.
Totaliter bir yönetime rağmen mi?
Onu ben söylemiyorum. Ben sadece ne olabiliri cevaplandırıyorum. Nasıl oluru cevaplandırmıyorum.
Nasıl olur peki?
Dur, ne oluru cevaplandırayım önce. Cumhuriyet'in inşasının tamamlanması lazım. Demokrasi Cumhuriyet'in ayrılmaz bir parçasıdır. Ama yarım kalmış bir Cumhuriyet'in içerisinde demokrasi saçma sapan bir şey olur. Nasıl olur? Evet kolay olmaz. Birazcık zapturapt gerekir.
Zaten, 28 Şubat'ı yapanlar bunu düşündüler..
28 Şubat başka bir şey. 28 Şubat ordunun irtica ve bölücülük karşısındaki hassasiyetinin yansıması. Cumhuriyetin inşa sürecini tamamlamaya yönelik bir hareket değil.
Niyetlerinin o olduğunu söylüyorlar.
Öyle niyetleri varsa görmemiz lazım. Ben öyle bir niyet şimdiye kadar görmedim.
Doç. Dr. Ömer Çaha (Liberal Düşünce Topluluğu Üyesi):
Rousseau'nun liberal demokrasiye pek bir katkısı yoktur
İki gelenek var: Birincisi İngiltere merkezli Ada Avrupası geleneği, ikincisi merkezinde Fransa'nın yer aldığı Kıta Avrupası geleneği. Bu geleneğin iki önemli ismi Fransa'da Rousseau'dur, Almanya'da Hegel'dir. Bu düşünce biçimi Almanya'dan çok Fransa'yla kıta Avrupası'nda yayılmıştır. Bunun nedeni Almanya'nın ulusal devlet anlayışına 19. yy'ın sonlarına doğru geçmesi. Bu düşünce geleneği ana hatlarıyla toplumu ve devleti öne çıkartır. Rousseau'ya göre özgürlük bireysel bazda telakki edilemez. Özgürlük toplumla bütünleşmenin beraberinde gelir. Toplumla ne kadar bütünleşirseniz o kadar özgürleşirsiniz. Hegel, bunu bir aşama öteye götürüyor. Hegel'e göre, devletle ne kadar bütünleşirseniz o kadar özgürleşirsiniz. Burada özgürlük devletin ve toplumun bireyin hayatından elini eteğini çekmesi anlamında değil tam tersine bireyin devletle ve toplumla bütünleşmesi sürecidir. Ana karakteri devletçidir. Jakobenizm de, faşizm de, komünizm de bu düşünce geleneğinden doğmuştur. Sadece jakobenizme ön ayak olmamış, totaliter sistemlerin doğmasına kaynaklık etmiştir. Hitler'in temel referansı esas itibariyle Hegel'dir. Burada tarihin hedefi metafiziksel, Tanrısal bir devlet doğurmaktır. Jan Bodin'e göre egemenlik bölünemez; bütün yetkileri elinde bulundurur. Egemen güç, hukukun da üstündedir.
Rousseau'ya gelirsek... Rousseau, Türkiye'de pek çok kişi tarafından demokrasi teorisinin fikir babası olarak bilinir. Aslında Roussea'nun liberal demokrasiye pek bir katkısı yoktur. Olmamasının nedeni de aynı Jan Bodin'de olduğu gibi çok sert ve çok kuşatıcı bir egemenlik anlayışına sahip olmasıdır. Rouseau'ya göre genel irade bölünemez, devredilemez, sınırlanamaz. Ayrıca genel irade yanılamaz. Genel iradenin bütün tasarrufu doğrudur. Rousseau, cumhuriyetçi. Ancak burda gücün bir kişi ile birçok kişi elinde bulunması arasında pek bir fark yoktur. Gücün bireyler ve toplum üzerinde kullanılış biçimi önemlidir; bu bakımdan Jan Bodin'le Rousseau arasında fark yoktur. Bu nedenle Fransız eksenli gelenekten jakoben anlayış doğmuştur...
Muhsin Öztürk
Kişisel bir hikâye ama kişinin terk ettiği şey, ilan ettiği dönüşüm ve yaptığı çağrı diğer insanları, toplumu hatta devleti çok yakından ilgilendiriyor. Hatta, problem olarak ileri sürülen şey, entellektüel ve siyasi gündemimizin ana sorunlarından biri ve üstelik bu hikayeyi yaşaşayan tek bir kişi değil...
Prof Dr. Niyazi Öktem... Galatasaray Lisesi'ni bitirdi, Galatasay Üniversitesi'nin kurucularından ve 40 yıl boyunca bu camianın içinde yer aldı. Fakat son yıllarda bu yeknesak ilişki bozuldu, 3040 yıllık arkadaşlarıyla fikir ayrılıklarından doğan tartışmalar başgösterdi, başka sebeplerle de olsa artık Bilgi Üniversitesi'nde ders veriyor. Ve "J. J. Rousseau'dan John Lock' a geçelim" şeklinde bir öneri getirerek vardığı noktaya çağırıyor düşünenleri; "Eğer demokratik bir hayata geçmek istiyorsak Rousseau'nun fikri alt yapısını oluşturduğu, benim de içinden çıkıp geldiğim jakoben Fransız ekolünün terk edilmesi gerekir, başka şansımız yok" diyor. Galatasaray Lisesi'nin de önemli bir yer tuttuğu bu kişisel öyküyü deşmeye çalıştık ve ortaya AB eşiğinde olan Türkiye'nin hikâyesi çıktı.
"Biz 1956'da Galatasaray Lisesi'nin sıralarında başladık ve Fransız kültürüyle yetiştik. Fransız kültürünü değişik boyutlarıyla bize Fransız hocalar verdi. Hıristiyan boyutu da vardı işin içerisinde. Onun dışında Fransız devriminin mimarları olan yani laik cumhuriyetçi, özgürlükçü düşünürleri bize okuttular. Son sınıfta özellikle J.J. Rousseau üzerinde çok durulmuştu, gençliğimizin 'ilahıydı' Rousseau... İlk baktığımızda J.J. Rousseau gerçekten insanları özgürlüğe çağıran bir felsefenin düşünürü olarak karşımıza geliyor. Öte yandan bakıyoruz ki düşünce tarzı özellikle uygulamaları otoriter siyasete bir hayli zemin oluşturuyor. Bu da ister istemez jakobenliğe yol açıyor." Rousseau'cu düşüncenin ve Fransa ekolünün jakobenliğe, daha başka bir bakışla totaliter baskıcı bir yönetime yol açıyor olmasının bizimle ne ilgisi olabilir? "Fransız devrimi, Türkiye'yi etkilemişti ve Türkiye'yi etkilerken, Fransız devriminin hem düşünsel kurumları, hem de belli ölçüde siyasi kurumları Türkiye Cumhuriyeti'ne girmişti."
Tartışma pratik yansımalarını fazlasıyla yaşadığımız, daha çok 'teorik' temelde devam eden bir tartışma. Bireytoplumdevlet ilişkileri üzerine oluşturulan paradigmaların hangisinin çekim alanına girilirse, sosyal ve siyasi alan da öyle şekilleniyor. Yerel kültürün siyasete verdiği yön bir tarafa, "Aydınlanma"yla beraber gelen siyasi yönetim anlayışları hayatımızı derinden etkiliyor.
Totaliter demokrat geleneği
Aydınlanmanın dünyaya armağan ettiği iki ekol var; birincisi Rousseau'nun öncülünüğünü yaptığı ve Fransa'yla özdeşleştirilen Fransa ekolü, ikincisi John Lock'un fikir babalığını yaptığı ve İngiltere ile birlikte anılan bugün Amerika'yla özdeşleşen AngloSakson ekol. Birincisi sosyalist, diğeri ise liberal karakterli. Birincisinin devletçi, toplumcu özelliği var; "Halka rağmen halkçılık" bu ekol için söylenmiş. Prof. Dr. Ahmet Arslan'ın deyimiyle "Rousseau'nun temsil ettiğine aslında totaliter demokrasi geleneği, ya da demokratik totalitarizm; Lock'un temsil ettiğine de liberal demokrasi demek mümkün." Birincisinde birey olarak insanın yaşamı toplumun genel iradesinin ne dediğine ve devletin nasıl uygun gördüğüne bağlı iken ikincisinde birey sistemin merkezinde yer alıyor. Lock'a göre, devletin korumakla sorumlu olduğu bireyin mutlak ve temel bazı hakları var; din ve vicdan hürriyeti, ifade hürriyeti ve mülkiyet hakları... Bu ekolde, Öktem'in ifadesiyle birey sadece cezalandırma hakkını devlete devreder. Ahmet Arslan da benzer bir şeyi söylüyor: "Lock'a göre devlet ancak doğuştan itibaren geçerli devredilemez temel haklarını korumak görevini üstlenir". Bu aynı zamanda devlete biçilen rölü gösteriyor; devlet yargılama, dış ve iç güvenlik işlevleri yüklenmekle yetinmelidir. Toplumsal hayat bireyin, sivil toplululukların belirleyeceği bir alandır.
Tanrı iradesi yerine 'genel irade'
Rousseau'da Lock'tan farklı olarak hakkın, hukukun, herşeyin kaynağı toplum. "Tanrı'nın sözü halkın sözü. " Söz, Rousseau'ya ait. "Rousseau'da deyim yerindeyse bir teokratik devlette Tanrı'nın sesi Tanrı'nın iradesi hakimken, burada Tanrı'nın iradesi yerine 'genel irade' geçiyor" diyor Ahmet Arslan. Bu bölünmez, yanılmaz ve sınırlanamaz bir genel iradedir. Öktem'e göre her iki iradenin yönetilen insana göre konumu ve işlevi aynıdır. Peki genel irade'yi kim belirliyor? " Rousseau'nun ortaya koyduğu genel irade amiyane tabirle ne idüğü belirsiz bir irade. Nedir bu genel irade? Buna kim karar veriyor? Buna karar veren bir kısım aydınlar. Jakobenlik de burada ortaya çıkıyor; aydınlar karar verirken farkına varmışlarsa halk bu görüşte değil, o zaman halk zaten cahil, bir şeyden anlamaz, biz onların mefaatini yani "genel irade" nin menfaatini düşünüyoruz, o zaman biz onlara rağmen karar alabiliriz psikozu içerisine giriyorlar. Halka rağmen halkçılıktır bunun adı, zaten buna jakobenizm diyoruz" diyor Öktem. Öktem'e göre Rousseau'nun ilk anda özgürlükçü gelen teorisi pratikte totaliter hatta jakoben sonuçlar doğuruyor.
Jokobenler, Fransa devrimini "korumak" için sertlik yanlısı olan, "devrim elden gidiyor" diyerek kan dökmekten çekinmeyen taraftarlara verilen ad. Mehmet Ali Kılıçbay'a göre jakobenlik, çok saygıdeğer ve soylu bir hareket ve tepeden inmeci hareketlerin tümüne jakoben demek de yanlış. Kılıçbay, Galatasaraylı ve Fransız paradigmasını savunuyor. Dolayısıyla Kılıçbay'ın Rousseau ve Lock görüşü farklı. Lock'un mülkiyeti temel hak olarak nitelemesinin toplumsal eşitsizliğe zemin hazırladığını söylüyor. Rousseau ise herkesi 'yurttaş' sıfatıyla eşit konumlandırmıştır fakat eşit olamayacağını da itiraf etmiştir. Kılıçbay'a göre Rousseau'yu faşizm kökeninde değil sosyalizm kökeninde aramak lazımdır. Kılıçbay, "genel irade" kavramının daha çok akılla ilgili soyut bir kavram olduğunu, pratik sonuçların jakoben ya da despotik iradelerden çıkmış olmasını gündelik siyasetin bir sonucu olarak yorumlamak gerektiğini söylüyor.
Fransa demokratikleşti biz
Fransız kaldık
Fransa'da Cumhuriyet 5 kez gitti 5 kez geldi, bu arada çok kan döküldü, laiklerlerle din adamları arasında kanlı savaşlar oldu, Kılıçbay'ın jakoben demeyi yanlış bulduğu totaliter rejimler oluştu. Fransız devrimiyle beraber 'çatışma' kültürü üzerinden siyasetin yürütüldüğü Fransa, 2. Dünya Savaşı sonrası totaliter, pozitivist, kurgulayıcı rastyonalist yapıdan sıyrılarak "demokratikleşiyor". Yani Fransa, katı ve sert modernleşmesini değiştirip, postmodernizm ve benzeri adlar verdikleri yeni siyaset felsefesiyle AngloSakson ekole oldukça yakınlaşıyor. Niyazi Öktem, "AB'nin John Lock'çu çizgide olduğunu düşünüyorum" diyor. " Apaçık bir şekilde AB'nin genel felsefesinde bireyin bir amaç olması, devletin bireyin esenliği için mevcut bir kurum olduğu zihniyeti hakim" . Ömer Çaha'ya göre 19. yy. demokrasisine göre çoğunluğun hakları önemliyken 20. yüzyılın ikinci yarısında artık azınlıkların hakları da ön plana çıkmaya başladı. "Bütün başına post gelen postmodernizm, postyapısalcı kavramlar genellikle Fransız kaynaklı. Onun temelinde aslında bu kurgulayıcı rasyonalizm, totaliter, katı ve idealist modernleşme anlayışına bir reaksiyon olması yatıyor. " Fransa, azınlıkta kalsalar da içinde jakobenleri barındıran demokratik bir ülke, bazılarına göre Avrupa'nın en özgür ülkesi. Zaten Türkiye açısından sorun da burada başlıyor; ana vatanında dahi uygulama alanı bulamayan jakoben, totaliter demokrat, hatta "militan demokrat" Rousseau'cu siyasi ekol, ülkemizde devlet idaresinin ana karakterini oluşturuyor ve son günlerde de özellikle "sol" dan bir hayli taraftar topluyor.
Niyazi Öktem, bir toplantıda bir ara dışişleri bakanlığı yapan meşhur anayasa profesörü ile karşılaştığında sohbet arasında "Jakobenlik nereye kadar?" diye sormuş; "Gittiği yere kadar" cevabını almış. Jokebenliğin gittiği yer tartışılır ama Türkiye'nin bugüne nasıl geldiğine bakabiliriz. Yani Türkiye, Fransız ekolüyle nasıl tanıştı, niye daha özgürlükçü bir ekolle tanışmadı? Ya da 1950'lerde demokratik dönüşümünü niye tamamlayamadı?
Fransa jakobenliği ihraç etti
Siyaset bilimci Çaha'ya göre Osmanlı'nın dolayısıyla Türkiye'nin modernleşme geleneği Çin ve Japonya'da olduğu gibi merkezinde Fransa'nın bulunduğu kıta Avrupa'sıyla başlıyor. Buraya önce askeri öğrenciler, sonra entellektüel birikimi sağlamak için öğrenciler gönderiyor. Fakat bu tek taraflı bir talep değil. "Jakobenler, aynı zamanda insanların kurtuluşu olarak Fransız Devrimi'ni telkin etmişlerdir, onu bir paradigma olarak hatta bir din olarak bütün dünyada yaymaya çalışmışlardır. Fransa, kendisine bir misyon yüklüyor. Jakoben tarzda gelişen o modern değerleri bütün dünyaya yaymaya çalışıyor ve en önemli çekim alanı Balkanlar yani Balkanlar'ı sınırları içerisinde bulunduran Osmanlı." İttihatçılar'ın ilham kaynağı Fransa, kâbesi de Paris'tir.
Devrim için...
Cumhuriyet kurulduğunda model ulus devlettir. Prof. Dr. Ahmet Arslan'a göre bizim Fransızlara karşı özel bir aşkımız yok. "19. yy.da Batıya karşı yönelmemiz vardı. 20. yy.a geldiğimizde, milli devlet yarattığımızda, milli devletlerle ilgili en iyi proje Fransızlarındı. Fransa bize benziyordu. Fransa da o kilisenin elinden iktidarı çekmiş almış eh! Biz de, olmayan bir kilisenin elinden iktidarı söküp almıştık. Biz bir ulus yaratmak istiyorduk, yaratacağımız ulusa ilişkin en iyi ideolojik aygıt en iyi Fransa'ydı." Ömer Çaha'ya göre, 192429 arasında uygulanan politikalara bakıldığında hem Fransa'nın hem de AngloSakson İngiltere'sinin referans kabul edildiği görülüyor. "İzmir İktisat Kongresi tamamen liberal bir kongredir. Atatürk açısından şöyle bir paradoks vardı; bir taraftan aslında İngiliz tarzı bir şey oluşturmak istiyorsunuz, ama bir taraftan devrim yapıyorsunuz. Dolayısıyla o devrim geleneğini besleyen bir siyasal kültüre dayanmanız gerekiyor. İngiliz siyasal kültürü bir devrim geleneğinden gelmiyordu, devrimi besleyecek bir yapıya sahip değildi. Çünkü doğal düzeni savunuyor, devrimi değil sosyal evrimi savunuyordu." Mehmet Ali Kılıçbay, Türkiye'nin Fransız ekolünü benimsemesini, Atatürk'ün Rousseau'ya olan ilgisiyle ilişkilendiriyor. "Fransız ihtilalinin yansıması Mustafa Kemal hareketi içinde çok yüksek. Mustafa Kemal, Rousseau'dan çok etkilenmiş. Okuduğu kitaplara, altını çizdiği satırlara, çeşitli demeçlerindeki ifadelere, davranış kalıplarına, Türkiye'ye getirmek istediği modele baktığımız zaman Rousseau'nun etkisi çok açık bir şekilde görülüyor." Ve tabii 1929'da çıkan ekonomik kriz, Almanya'yla beraber yükselen milliyetçilik dalgaları Türkiye'yi de etkilemektedir; dünyada revaçta olan şey devletçilik ve milliyetçilikti.
1950'den sonra...
Türkiye, değişen dünya konjonktürü ile birlikte Marshal yardımıyla gelen Truman doktrinleriyle tanışıyor ve "demokratikleşiyor". Fakat bu öyle bir demokratikleşme ki, 1954 seçimlerinde meclisin yüzde 80'ine sahip olan Demokrat Parti' devleti yönetemiyor. Ve bu, sonraki elli yıl boyunca böyle olacaktı. "Bizde şöyle bir yapılanma meydana geldi; bir tarafta seçilmişlerin hükmettiği, değerleri onlar tarafından oluşturulan siyasal alan, bir de onların giremediği, ancak zinde güçler dediğimiz atanmışların, özellikle askeri ve sivil bürokratların girebildiği ve müdahale edebildiği bir devlet alanı oluştu. Bazıları derin devlet diyor ben de 'mahrem kamusal alan' diyorum. Yani, devlet, siyasal alanla bütünleşemedi. Sayasetçilerin iradesi belli bir noktaya kadardı" diyor Ömer Çaha.
Türkiye'de en büyük değişim Özal döneminde yaşandı. Ömer Çaha'nın deyimiyle 'libero muhafazakârlık' başladı bu dönemde. Özal, dünyada hali hazırda geçerli değerleri Türkiye'ye yansıtmaya çalıştı. Elbette, jakoben ekolle karşılaşmaması da mümkün değildi, karşılaştı ve mücadele etti. Özal'dan sonra siyaset "mahrem" alana daha çok kaydı. 80'li yıllardaki sağsol ayrımı ifadesi 90'lı yılların ikinci yarısından sonra özgürlükçüjakoben, devletçibireyci şeklinde tasniflenmeye başlandı. Solcuların da jakobenleri, demokratları var, sağ kesimin de jakobenleri demokratları vardı. Son tahlilde, sağ jakoben ile sol jakoben demokrat sağcı, demokrat solcu, demokrat İslamcı bir kişi için herhangi bir farklılık arz etmiyor; yani biri diğerine tercih edilmiyor.
Niyazi Öktem, her devrimin jakoben bir karakter arzettiğini ve bunun anlaşılabilir olduğunu fakat ilanihaye uzatmayı anlamadığını, ülkenin bir an özgürlükçü siyasi anlayışa geçmesi gerektiğini söylüyor. Mehmet Ali Kılıçbay ise 1950'de bir karşıdevrimle yarıda bırakıldığına inandığı "Cumhuriyet'in inşası"nın bazı 'zapturapt'lara başvurmak gerekse bile tamamlanması gerektiğini savunuyor. Ahmet Arslan, "Sen Batı'ya giriyorsan, modernleşmenin içinde yer almak istiyorsan artık yekpare, dokunulmaz, vazgeçilmez, devredilmez birey haklarına duyarsız, sivil topuluma yer vermeyen, sivil din yerine devlete dayalı din yaratmaya çalışan projelerin geçerli olmasına imkan yoktur. Yani Fransa'nın da dahil olmuş olduğu Batı'nın genel trendinin içine gireceğiz ya da girmeyeceğiz" diyor.
Mehmet Ali Kılıçbay'ın Niyazi Öktem'le arkadaşlığı Galatasaray Lisesi sıralarında başlıyor. Niyazi Öktem'in yaşadığı fikir dönüşümü yakın arkadaşları Mehmet Ali Kılıçbay ve yine bir Galatasaraylı olan Turhan Ilgaz tarafından eleştiriyle karşılanıyor. Her iki taraf neyi dile getirdiklerini ve sonuçlarını çok iyi biliyorlar. Mehmet Ali Kılıçbay'a uzun yıllardır arkadaşlığını sürdürdüğü Niyazi Öktem'deki değişikliği sorduğumuzda iki kelime sarfediyor; "Liberal bakış." Niyazi Öktem, Fransız ekolün ülkemizdeki temsilcileri için "Galatasaray kültüründen gelenlerin çoğu jakoben hâlâ.." demekten çekinmiyor.
Mümtaz Soysal ve Coşkun Kırca çizgisi hakim...
Bugünkü Galatasaray Lisesi kültürünü ve misyonunu nasıl tanımlayabiliriz? Bu soruyu yönelttiğimiz Galatasaray Lisesi mezunu ve şimdilerde Galatasaray Üniversitesi'ne devam eden Mehmet Karlı hiç düşünmeden net bir cevap veriyor: 'Bir kere Fransa'daki gibi sert bir laiklik taraftarı, jakoben milliyetçi, Atatürkçü bir kültür karışımı'. Şuurlu bir Galatasaraylı olduğunu ve okulun kendisine verdiği kimliği kabul ettiğini belirten Karlı, içlerinden çok farklı görüşlerde insanların çıkabildiğini ancak ana çizginin Mümtaz Soysal ve Coşkun Kırca gibi hem jakoben hem de milliyetçi kişiler tarafından temsil edildiğini savunuyor. Ancak okulun bir değişim ve liberalleşme eğiliminin varolduğunu da fark ediyor. Fransa kültürünün okuldaki tesirlerinin sürdüğünü ancak Amerikan tarzı serbest düşüncenin gittikçe öğrenciler üzerinde ağırlık kazandığını anlatıyor Mehmet Karlı: "Ben liseden mezun olalı iki sene oldu ama yeni öğrencileri ben bile tanıyamıyorum, bize göre daha liberaller".
Aslında Karlı'nın söyledikleri Niyazi Öktem'in yazdıkları ve söyledikleriyle çok iyi örtüşüyor, Türkiye'nin toplumsal talepleri farklılaşıyor, gençleri değişiyor, statükodan yana olanlar direniyor. Öktem'in Karizma dergisinde kaleme aldığı yazısına ilk tepki, yakın arkadaşı Turan Ilgaz'ın 14 sayfalık cevabi yazısıyla geldi. Ve bu tartışma hem kişisel bazda hem Türkiye bazında daha çok yer alacak gibi gözüküyor.
Prof. Dr. Niyazi Öktem
"Demokratız diyorlar ama aslında jakobenler"
Kurtuluş savaşı verdik, ihtilaller yaşadık hâlâ Rousseau okumamızın sebebi nedir?
Rousseau şu an gerekli mi? Bunu savunanlar var; açıkça da bunu söylüyorlar. Dışişleri bakanlığı yapmış bir profesöre jakobenlik nereye kadar diye sorduğumda "Gittiği yere kadar" cevabını aldım. Ben diyorum ki aradan bunca zaman geçtikten sonra bu toplum sözleşmesi varsayımını, toplumsal anlaşma kavramını, artık AngloSakson paralelinde ele almamız lazım.
Fransız ekolünün kalesi Galatarasay Lisesi ve Üniversitesi'nden gelen bir kişi olarak sizi Fransız ekolünden AnkgloSakson ekole geçmeye iten şey nedir?
Birincisi Türkiye'deki yaşamım ve ihtilaller, ondan sonra aydınların çektiği sıkıntılar. Gerek sağ gerekse sol aydının çekmiş olduğu sıkıntılar. Bir başka unsur Avrupa Topluluğu'na geçiş süreci. Avrupa Topluluğu da bir parça John Lock'çu oldu gibi geliyor bana.
Türkiye'de de bir değişim var. Sizinle hemfikir hatırı sayılır bir aydın topluluğu olduğu da görülüyor.
Tipik John Lock'çu örnek rahmetli Turgut Özal'dı. Devletin sadece cezalandırma yetkisi olsun derdi. Bugün Liberal Düşünce Topluluğu da aynı görüşü savunuyor.
Eskinin solcusu totaliter oldu
Sol...
Sol kesimin içerisinde henüz keskin bir şekilde ayrılıklar yok gibi. DSP'yi düşünelim. Kuruluş döneminde hasbelkader ben de bulundum. İlk kurulduğunda piyasa ekonomisi ağırlıklı bir program yapıldığında, tereddütlü olan birkaç kişi hariç karşı ses çıkmadı. Din olayına bakışta, klasik CHP yaklaşımının, jakoben yaklaşımın yanlışlığını ortaya attığımızda Bülent Ecevit hakikaten can u gönülden benimsemişti. Ve biliyoruz ki DSP'nin din karşısındaki tutumu ve tavrı klasik CHP tavrından çok farklıydı... Öbür taraftan eskinin solcusu, Maocusu olan pek çok kişi bugün devletçi, otoriter, totaliter oldu. Bugünkü Aydınlık grubu gibi. CHP'de dikkat ederseniz Deniz Baykal'ın Anadolu Müslümanlığına yönelişi olayına izin verilmedi.
Sol aydınlar Türkiye'deki bu değişimi algılamıyorlar mı?
Yani, o kadar işin farkında olduklarını zannetmiyorum. Biz teorisyen olduğumuz için bunu koyuyoruz ortaya. J.J. Rousseau'yu bu kadar ayrıntılı yorumladıklarını zannetmiyorum.
Galatasay kültürü jakoben
Peki Fransız ekolünün kalesi olan Galasaray camiasında nasıl bir tartışma var bu konuda?.
Şunu diyebilirim Galatasaray kültüründen gelenlerin çoğu jakoben hâlâ. Yani Rousseau'cu hâlâ. Ve onlar için AngloSakson düşünceye meyletmek bir boşluk.
Bu nereden kaynaklanıyor?
Zihin konformizmi, gelenek konformizmi, ne derseniz deyin. Ama gençlerde bu yok. Galatasaray Üniversitesi'nde bu görüşleri ortaya attığımda karşılaştığım manzara şuydu; Niyazi hoştur falan filan ama biraz demokrasi manyağıdır. İkinci sebep radikal İslamdan ürkme...
Bu abartılmıyor mu?
Bunların görüşü o. O düşünceye yandaş olanların büyük bir kısmı 12 Mart döneminde çok büyük sıkıntı çekmişlerdi. O dönemin felsefesi şuydu; hiç bir demokrasi kendisini reddetmeyi hedefleyen siyasi düşüncelere yer vermez. Bunu özellikle komünizmle mücadele dernekleri kullanıyorlardı. O dönemin solcuları bundan da çok rahatsız oluyorlardı. 'Ne demek, demokraside her türlü düşüncenin özgürlüğü vardır' diyorlardı. 90'lardan sonra iş tam tersine döndü. Şimdi o solcular düşünce özgürlüğü hoş ama demokrasiyi tehdit eden düşüncelere hayat hakkı tanınmasın diyorlar. İşte "militan demokrasi" dedikleri şey. Kendileri halbuki bu sıkıntıyı çekti. Çünkü o dönemde sosyal demokratlar solun her fraksiyonuyla aynı kefeye konuyordu, dolayısıyla sosyal demokratlar çok sıkıntı çektiler. Şimdi de Fethullah Gülen'le Hizbullah aynı kefeye konuyor. Yanlış.
Siz Galatasaray Üniversitesi'nde nerede duruyordunuz?
Herkes biliyordu benim jakoben olmadığımı. Bundan da hiç rahatsızlık çekmedim. Hatta çok iyi ilişkide olduğum bir kişi de Coşkun Kırca'dır. Devamlı hoşgörüyle karşılanmışımdır.
Bir insan elbette jakoben olabilir. Ama bir insanın demokratım dediği halde katıksız jakoben olmasına ne diyorsunuz?
Benim kavgalarım, makalemde bahsettiğim iki yakın arkadaşımla olan kavgalarım öyle zaten. Hatta verdiğim örnek, demin ismini zikrettiğim Coşkun Kırca'dır. Çok saygı duyarım, elli yıldır tanırım, elli yıldır da jakobendir. Ve bunu söyler. Beni üzen husus kendini demokrat zannedenlerin, demokrat olmayışı, aslında jakoben oluşu ve bunu kabullenmeyişleri.
Peki içinde bulundukları durumun farkındalar mı?
Ne bileyim? Keskin kavgalarım olmuştur. Küskünlüğe kadar giden kavgalarım var. Sen demokrat değilsin dediğimde hazmedemiyorlar.
Rousseau'dan John Lock'a geçelim derken sistem değişikliği öneriyorsunuz. Doğru mu algılıyorum?
Evet. Ama benim daha ziyade ağırlıklı olarak üzerinde durmak istediğim nokta şu; gelin biraz bunun üst yapısını oluşturalım, görün artık AngloSakson sisteminin özgürlükçülüğünü, demokrasisini.. Dayanmış olduğu siyaset felsefesine girelim. Benim önerim bu. Hukuki değişiklik, devletin yapısındaki değişiklik, onlar beni aşar.
Prof.Dr. Mehmet Ali Kılıçbay
"Jakobenlik saygıdeğer bir harekettir"
Öncelikle, Niyazi Öktem'in yazısıyla ilgili değerlendirmeniz nedir?
Liberal bakış, bu kadar.
Rousseau'nun Fransız düşüncesini temellendirdiğini düşünüyor musunuz?
Rousseau bir Fransız düşünürüdür ama Fransız düşüncesini temellendirmemiştir. Fransız düşüncesi o kadar geniş, o kadar dallı budaklı bir düşüncedir ki kökünde bir tek düşünür bulmak son derece yanlıştır, eksiktir, saptırıcıdır. Üstelik Fransız düşüncesi tek yönlü de değildir. Çok çeşitli bakış açıları vardır; idealist, materyalist, Marksist, egzistansiyalist...
Fransa'da oluşan siyasi yönetim anlayışının jakoben olduğunu düşünüyor musunuz?
Hayır düşünmüyorum. Fransız, AngloSokson zıtlığı konulmak isteniyor anlaşılan.
Zaten yazının konusu buydu?
Bu son derece yanlış. AngloSaksonların ne derece demokrat olduğu son derece tartışmalı. Ben bu tartışmayı AngloSaksonlar cephesinden kabul etmek istiyorum. Mesela modern demokrasinin beşiği sayılan İngiltere'nin sömürgelerde uyguladığı sistemi görelim. Demokrasi sadece ari ırktan olanlar içinse olabilir. Ama bütün insanlık içinse İngilizler hiç demokrat değiller. Mesela Engels ünlü kitabı İngiltere'de İşçi Sınıfının Durumu'nda, İngiltere'de iki ayrı millet yaşıyor diyor. Buna karşılık Fransız sistemi bütün yurttaşları eşit saymaktadır...
Türkiye'nin 1950'deki demokratik hayata geçişiyle ilgili de farklı düşünüyorsunuz galiba...
1950, sadece aydın, sivil ve askeri bürokrattan oluşan azınlık yönetimine karşı bir köylü karşı darbesidir. Ondan sonra zaten Fransız bakış açısı, Fransız siyasi refleksleri Türkiye'nin gündeminden tamamen uzaklaşmıştır. Bir 3. Dünya tipi politikanın içine girilmiştir.
Fakat şöyle bir durum da var; hangi siyasi parti gelirse gelsin kendi programını uygulama şansı oldukça az. Derin devlet vs...
Buna hem katılıyorum hem katılmıyorum. Derin devlet var. Derin devletten daha önemlisi bu partiler bu programlarını uygulama arzusuna sahip değiller.
Şöyle bir görüş var; jakobenlik devrime yakışır. Devrim olduğunda jakobenlik kaçınılmazdır. Fakat ilanihaye bunu devam ettirmenin anlamı yoktur.
Türkiye'deki 28 Şubat, 12 Mart gibi hareketlerin jakoben olarak adlandırılmasını jakobenliğe hakaret olarak görürüm. Çünkü jakobenlik saygıdeğer bir harekettir. Ben her zaman jakobenliğin arkasında dururum. Fransız Devriminin jakobenliğinin arkasında dururum. Fakat Türkiye'de jakobenlik diye ifade edilen hiç bir şeyin arkasında durmam. Yani Türkiye'deki darbecilere jakoben demek jokobenliğe hakarettir, ayıptır. Bunlar darbecidir. Çok iyi ayırmak lazım.
Darbeciler jakoben değil
Nasıl ayırabiliriz?
Jakobenler devrimi yapan adamlardır. Devrim elden gitmesin diye sertliğe başvuranlardır. Burada hataları olmuş olabilir. Bunu tartışmıyorum. Ama gerek 12 Mart'takiler, gerek 12 Eylül'dekiler, gerek 28 Şubat'ta devrimi yapan adamlar jakoben değillerdir. Devletin içindeki konumlarından yararlanarak darbe yapanlardır. Onun için bunlara kesinlikle jokoben sıfatını layık görmüyorum.
Ama onlar kendilerini layık görebilirler...
Olabilir, beni ilgilendirmez. Terim, onlara teşmil edilemiyecek kadar saygıdeğer bir terimdir. Yani onlarla ilgisi yoktur. Onlar darbeci. Onlar müesses nizamı değiştirmeye kalkıyorlar.
Niyazi Öktem, 12 Mart'ta sosyal demokrat olan solcuların militan solcularla aynı kefeye konduğunu, demokrasiyi korumak adı altında onlara işkence yapıldığını, fakat o gün bu durumdan demokrat oldukları için jakobenleştiklerini ve bunu anlamakta zorlandığını söylüyor...
Jakoben lafını kabul etmiyorum. Ama sertlik yanlısı olanlar var tabii. Yani kendi iradelerini toplumun tümüne dayatmak isteyenler Türkiye'de kahir ekseriyeti meydana getiriyorlar. Her cephede böyle. Sağcısı da öyle solcusu da öyle. Bütün bunlar jakoben makoben değil. Jakobenlik soylu bir laftır. Siyasi hataları olmuştur. Fransa'yı kana bulamışlardır ama soyludur.
Ben daha çok siyasetçiyi kastetmiyorum. Türkiye'yi yönetenin siyasetçiler olmadığı konusunda genel bir inanç var. Ben şunu soruyorum, sivil ve askeri bürokrasinin tavrını doğru buluyor musunuz?
Hayır bulmuyorum. Burnu havada bir tavırları var. Ama bunun altı deşilmeye muhtaç. Yani yönetilenlerden de demokratik bir talep gelmiyor. Türkiye'de demokratik bir zemin yok derken bunu kastediyorum.
Cumhuriyeti inşa edelim
Ben Niyazi Bey'e "Türkiye nereye gider?" dedim, "Liberal demokrasiye gider" dedi. Aynı soruyu size yöneltsem..
Valla şu anda demokrasiyi konuşacak durumda değil. Şu anda Cumhuriyet'i inşa etmeyi konuşmak lazım. Yani Cumhuriyet 1950'lere kadar inşa sürecindeydi. 46 hatta 36'lara kadar. Ondan sonra bu durakladı.
Yani yarım kalmış bir inşayı devam ettirmeli midir diyorsunuz?
Evet.
Totaliter bir yönetime rağmen mi?
Onu ben söylemiyorum. Ben sadece ne olabiliri cevaplandırıyorum. Nasıl oluru cevaplandırmıyorum.
Nasıl olur peki?
Dur, ne oluru cevaplandırayım önce. Cumhuriyet'in inşasının tamamlanması lazım. Demokrasi Cumhuriyet'in ayrılmaz bir parçasıdır. Ama yarım kalmış bir Cumhuriyet'in içerisinde demokrasi saçma sapan bir şey olur. Nasıl olur? Evet kolay olmaz. Birazcık zapturapt gerekir.
Zaten, 28 Şubat'ı yapanlar bunu düşündüler..
28 Şubat başka bir şey. 28 Şubat ordunun irtica ve bölücülük karşısındaki hassasiyetinin yansıması. Cumhuriyetin inşa sürecini tamamlamaya yönelik bir hareket değil.
Niyetlerinin o olduğunu söylüyorlar.
Öyle niyetleri varsa görmemiz lazım. Ben öyle bir niyet şimdiye kadar görmedim.
Doç. Dr. Ömer Çaha (Liberal Düşünce Topluluğu Üyesi):
Rousseau'nun liberal demokrasiye pek bir katkısı yoktur
İki gelenek var: Birincisi İngiltere merkezli Ada Avrupası geleneği, ikincisi merkezinde Fransa'nın yer aldığı Kıta Avrupası geleneği. Bu geleneğin iki önemli ismi Fransa'da Rousseau'dur, Almanya'da Hegel'dir. Bu düşünce biçimi Almanya'dan çok Fransa'yla kıta Avrupası'nda yayılmıştır. Bunun nedeni Almanya'nın ulusal devlet anlayışına 19. yy'ın sonlarına doğru geçmesi. Bu düşünce geleneği ana hatlarıyla toplumu ve devleti öne çıkartır. Rousseau'ya göre özgürlük bireysel bazda telakki edilemez. Özgürlük toplumla bütünleşmenin beraberinde gelir. Toplumla ne kadar bütünleşirseniz o kadar özgürleşirsiniz. Hegel, bunu bir aşama öteye götürüyor. Hegel'e göre, devletle ne kadar bütünleşirseniz o kadar özgürleşirsiniz. Burada özgürlük devletin ve toplumun bireyin hayatından elini eteğini çekmesi anlamında değil tam tersine bireyin devletle ve toplumla bütünleşmesi sürecidir. Ana karakteri devletçidir. Jakobenizm de, faşizm de, komünizm de bu düşünce geleneğinden doğmuştur. Sadece jakobenizme ön ayak olmamış, totaliter sistemlerin doğmasına kaynaklık etmiştir. Hitler'in temel referansı esas itibariyle Hegel'dir. Burada tarihin hedefi metafiziksel, Tanrısal bir devlet doğurmaktır. Jan Bodin'e göre egemenlik bölünemez; bütün yetkileri elinde bulundurur. Egemen güç, hukukun da üstündedir.
Rousseau'ya gelirsek... Rousseau, Türkiye'de pek çok kişi tarafından demokrasi teorisinin fikir babası olarak bilinir. Aslında Roussea'nun liberal demokrasiye pek bir katkısı yoktur. Olmamasının nedeni de aynı Jan Bodin'de olduğu gibi çok sert ve çok kuşatıcı bir egemenlik anlayışına sahip olmasıdır. Rouseau'ya göre genel irade bölünemez, devredilemez, sınırlanamaz. Ayrıca genel irade yanılamaz. Genel iradenin bütün tasarrufu doğrudur. Rousseau, cumhuriyetçi. Ancak burda gücün bir kişi ile birçok kişi elinde bulunması arasında pek bir fark yoktur. Gücün bireyler ve toplum üzerinde kullanılış biçimi önemlidir; bu bakımdan Jan Bodin'le Rousseau arasında fark yoktur. Bu nedenle Fransız eksenli gelenekten jakoben anlayış doğmuştur...
Muhsin Öztürk
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)